|
OSMANLIDAN BUGÜNE 1: Kürt milliyetçiliğinin geç doğumu 1
Milli Mücadelenin başlarında, Mustafa Kemal, Kürt aşiret reislerine
çektiği telgraflarda ordu komutanlarına ve Sovyet Rusya Dışişleri
Komiseri Çiçerine yazdığı mektupta, bazı meclis konuşmalarında
Kürdistan terimini kullanıyordu
BAŞLARKEN
PKKnın 1984 Eruh baskınından bugüne dek, Avrupanın en büyük, dünyanın
altıncı büyük ordusuna sahip olan Türkiye, 20 bin civarındaki PKK
üyesini etkisiz hale getirmek için 300 bin askerini ve 67 bin korucuyu
seferber etti. 14 ilde 1987-2002 arasında Olağanüstü Hal (OHAL) ve
sıkıyönetimler ilan edildi. Bunlar tam 57 kez uzatıldı. 24 kez
sınırötesi operasyon yapıldı. Resmî rakamlara göre 14 yılda 96 milyar
dolar harcandı. Bazıları bu rakamın aslında 400 milyar dolar olduğunu
söyledi. Resmî rakamlara göre Türk tarafından asker-sivil 10 bini aşkın
kişi hayatını kaybetti, bir o kadarı da yaralandı, sakat kaldı. PKK
mensubu ya da yandaşı 25 bini aşkın kişi etkisiz hale getirildi.
AD KOYAMAMAK
Yedi yıl kulağımızın üstüne yattıktan sonra 2006dan itibaren tekrar
tırmanan düşük yoğunluklu çatışma durumunun bilançosu hakikaten vahim.
Yürekleri dağlayan ölüm haberleri, sadece ilan edilmemiş bir savaşın
sürdüğü bölgede değil, tüm ülkede yaşanan ama tam dökümünü bilmediğimiz
ekonomik, sosyal, psikolojik yıkımlar, Ayvalık örneğinde ürkerek
izlediğimiz türden Türk ve Kürt toplumları arasında yükselen
düşmanlık hali ve daha nicesi.
Damadı gazeteci Metin Tokere bakılırsa, İsmet İnönü Daha Cumhuriyetin
kuruluşuyla birlikte düşünmeye başladı bu Kürtleri ne yapacağız diye?
demişti. (Aktaran Hasan Cemal 26 Ekim 2007 Milliyet) Yani, sorun
bazılarının göstermek istediği, 1984te PKKnın Şemdinli ve Eruh
baskınlarıyla başlamadı. Aksine Cumhuriyetle yaşıt. Tam 85 yıldır,
şekavet, eşkıyalık, asayişsizlik, feodalizm, geri kalmışlık,
modernleşme karşıtlığı gibi bağlamlarda ele aldığımız bu meseleye
Kürt Meselesi/Sorunu, Terör Meselesi ya da dış mihrakların işi adı
takmanın tarihçesi oldukça yeni. Yani PKK bir neden değil bir sonuç.
Adı doğru koyulamadığı için, meselenin nasıl bitirilebileceği konusunda
da uzlaşma yok. Eskiden harekât, tedip, tenkil, sürgün ve
imha, asimilasyon gibi zorbalıkla çözülmeye (!) çalışılan sorun
şimdi de benzer yöntemlerle ele alınıyor. Kimi, PKKyı tepelemek, kimi
yerel yönetimleri ele geçirmek, kimi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine
yatırım yapmak, kimi Kuzey Iraka girmek, kimi Batılı ülkelere ültimatom
çekmekten söz ediyor. Ama pek az kimse, bu ülkenin dört bir yanında
Türklerle iç içe yaşayan, onlarla birlikte aş ve iş peşinde koşan,
onlarla birlikte gülen ağlayan şiddete bulaşmamış Kürtlerin ne
istediğini sormuyor. Sormak ne kelime Kürtlerin en azından belli bir
bölümünü temsil eden HEP, DEP, HADEP, DEHAP ve nihayet DTP gibi partiler
devlet katında, medyada ya da sivil toplumda sürekli yok sayılıyor,
tahkir ediyor veya dışlanıyor. Benzer muamele, Türkiyeli Kürtlerin
akrabaları olan Iraklı Kürtlere karşı da yapılıyor.
EMPATİ EKSİKLİĞİ
Bunun bir de öteki yüzü var. Tarihi devletin izin verdiği ölçülerde
öğrenebilen Türk tarafı, Kürtlerin karda yürürken kart kurt sesi
çıkardığı için Kürt adını almış bir Türk boyu olmadığını yeni idrak
etmeye başladı ama, Kürtler arasındaki farklılıkları, Kürtler ile PKK,
PKK ile Kürt milliyetçiliği, milliyetçi taleplerle kültürel talepler,
kültürel taleplerle insan hakları gibi olgular, kavramlar arasındaki
ilişkileri kurmakta zorluk çekiyor. Özetle, Kürtlerin (ve onlara destek
veren uluslararası toplumun) kendilerinden ne istediğini bir türlü
anlayamıyor.
Gerçi Kürtler bu saptamaya çok kızıyorlar ve 85 yıldır söylüyoruz,
duymuyorsunuz, anlamıyorsunuz, anlamak istemiyorsunuz diyorlar. Ama
Aralık 2004de International Herald Tribuneün Avrupa baskısı ile Le
Mondea verdikleri 200 imzalı Kürtler ne istiyor? başlıklı ilandan
sonra çıkan tartışmalardan hatırlıyoruz ki, henüz Kürtlerin kafası da ne
istedikleri konusunda berraklaşmış değil. Federal haklarla esnetilmiş
üniter devletten ekolojik topluma, Kemalizmi referans alan demokratik
konfederalizmden bağımsız ulus-devlete kadar pek çok projenin yandaşı
var. Üstelik bazen aynı kişiler, birden fazla projeyi aynı anda
savunuyorlar. Yani her iki taraf da haklı. Ne Kürtler taleplerini derli
toplu, açık, net anlatabiliyor, ne Türkler onları anlamak istiyor.
Bunlara ek olarak, her iki taraf da Türkler ve Kürtler gibi
yaratılmış kategorilerle konuşmanın mahzurlarını yaşıyorlar. Halbuki
ne yekpare bir Türklük ne de yekpare bir Kürtlük var. Ama en kötüsü,
her iki tarafın büyük bir kesiminin, meseleye milliyetçi paradigma
içinden bakması. Çünkü her milliyetçilik gibi, Türk ve Kürt
milliyetçiliği de diğerini ötekileştirerek kendini tanımlayabiliyor.
Bu yazı dizisinde, iki halk arasında modern çağlardaki ilişkilerinin
tarihçesini, milliyetçi paradigmalardan haberdar olarak ama onların
esiri olmadan özetlemeyi amaçlıyorum. Çünkü konu, ciltler dolusu kitapla
bile anlatılmayacak kadar karmaşık ve derin. Bu özetten hareket ederek,
merak ettiğiniz başlıkları daha derinlemesine inceleyebileceğinizi
umuyorum. Elbette, gerek yer sınırlılığı yüzünden, gerekse benim
bilgisizliğim ya da unutkanlığım yüzünden atlanmış önemli noktaları
sizlerin eleştiri ve katkılarıyla ilerde tamamlarım.
KENDİ VAR, ADI YOK BİR ÜLKE:
KÜRDİSTAN Kürdistan terimi ilk kez, son Büyük
Selçuklu Sultanı Sancar Beyin (ö. 1157) merkezi bugünkü İranın Hemedan
kentine yakın Bahar kenti olan Kürdistan Eyaletinde kullanılmıştı.
Kürdistan adı, coğrafi bir terim olarak, Kanuni Sultan Süleyman 1525 ve
1553 tarihli fermanlarında da vardı. I. Ahmet 1604 tarihli fermanında
Umum Kürdistan terimini kullanmıştı. 17. yüzyıl yazarı Evliya Çelebi
ünlü seyahatnamesinde ayrıntılarıyla Kürdistan bölgesini ve
şehirlerini anlatmıştı. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa 1847 yılında yönetim
birimi olan Kürdistan Eyaletini kurdu. 13 Aralık 1847 tarihli Takvim-i
Vekayide yayınlanan düzenlemedeki eyaletin merkezi Ahlattı ve
Diyarbakır, Muş, Van, Hakkâri, Cizre, Botan ve Mardini kapsıyordu.
Merkez sonra sırasıyla Vana, Muşa ve Diyarbakıra taşındı. 1856da bu
eyaletin sınırları yeniden düzenlendi, 1864te ise Diyarbakır ve Van
vilayetlerine bölünerek son buldu. Dahiliye Nazırı Mehmed Ali Beyin
Hariciye Nazırı Ferid Paşaya gönderdiği 13-14 Nisan 1335/1919 tarihli
tezkirede bakılırsa bu tarihte de Kürdistan, Ermenistan, Kürt gibi
terimler hiçbir komplekse kapılmadan kullanılıyordu. Milli Mücadelenin
başlarında, Mustafa Kemalin, Kürt aşiret reislerine çektiği
telgraflarda, Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerine yazdığı
mektuplarda, bazı Meclis konuşmalarında Kürdistan dediğini, Birinci
Meclisin Doğudan gelen üyelerine Kürdistan milletvekili dendiğini
biliyoruz. Ama 1923ten itibaren belgelerde bölgeden
Vilayat-ı Şarkıya veya Şarkî Anadolu olarak söz edilmeye başladı.
1930larda Şark, 1950lerde Doğu ve Güneydoğu Anadolu, 1960larda
Kalkınmada Öncelikli Yöreler, 1984ten 2002ye kadar OHAL Bölgesi dendi.
Bugün ise belirgin bir adı yok ama Kürdistan adını telaffuz etmek adeta
tabu haline geldi. Öyle ki, Irakta resmi adı Kürdistan Bölge Yönetimi
olan idari yapı için bile Kuzey Iraktaki oluşum gibi garip bir
terminoloji kullanılıyor. İrandaki Kürdistan bölgesinden ise çok az
kimsenin haberi var.
Osmanlı Devletinde, 1839da Tanzimat ilanından sonra yaşanan ilk ciddi
Kürt ayaklanması Cizredeki son Botan Emiri Bedirhan Beyin 1847deki
ayaklanmasıydı ama bu bırakın milliyetçiliği, Kürtlük bilinciyle bile
değil, merkezî devlete karşı yetke alanını genişletmek için yapılmış bir
başkaldırıydı. Yıllarca merkezle işbirliği içinde yöredeki Kürt
aşiretlerine hükmeden Bedirhan Bey, bir süre sonra gücünün büyüsüne
kapılmış, önce devletin Hıristiyan tebaasından Nasturilere saldırmış,
arkasından Van bölgesinde Tanzimat reformlarına karşı çıkan Kürt
aşiretlerine arka çıkmıştı. Merkezî devlet de, Mısır Valisi Kavalalı
Mehmet Paşa tehlikesini savuşturduktan sonra Bedirhan Beye haddini
bildirmeye karar vermişti. 1847de başlayan çatışmalar, sekiz aylık bir
mücadeleden sonra merkezin galibiyeti ile sonuçlandı. Bedirhan Bey önce
İstanbula sonra yabancı ülkelerin ricasıyla Girite sürgüne gönderildi.
Orada Müslüman ve Hıristiyanlar arasında arabuluculuk yapması üzerine
devlet tarafından affedildi ve Paşa unvanıyla ödüllendirildi.
ŞEYH UBEYDULLAH İSYANI
Bedirhan Beyin yenilgisinden sonra bölgede dinsel, ekonomik ve siyasal
anlamda en güçlü aktör Hakkârinin Şemdinli bölgesindeki Nehri köyünde
ikamet eden Şeyh Ubeydullah olmuştu. Peygamber soyundan gelen ve
Nakşibendîliğin Halidiye koluna bağlı olan Şemdinanlar, 1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşından sonra Osmanlı Devleti ile İran arasındaki
bölgenin kontrolünü tamamen eline geçirmişlerdi. Ağır vergileri ve
1879da kötü geçen hasadı bahane eden Şeyh, önce vergi sistemini
değiştirmek için devletle pazarlık yapmış, ama istekleri yerine
gelmeyince Nasturilerin de desteğini alarak 1880de hem Osmanlı
Devletine, hem de İrandaki Kaçar Devletine isyan ettiğini
açıklamıştı. Uzun bir pazarlıktan sonra Medineye sürgüne gitmek zorunda
kalan Ubeydullahın Başkaledeki İngiltere Konsolos Yardımcısı Claytona
yazdığı mektuptaki bazı ifadeler, Kürtlük bilincinin şekillenmeye
başladığını düşündürüyordu, çünkü talepler arasında Kürdistanın
bağımsız bir bölge olarak tanınması vardı. (Ayaklanma hakkında ayrıntılı
bilgi için: Waidieh Jwadiah, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi ve Gelişimi,
İletişim, 1999, s.143-193)
İTCNİN KÜRT ÜYELERİ
Ama ortada henüz Kürt milliyetçiliği diye bir oluşumun olmadığı
1889da ilerde Türk milliyetçiliğinin şampiyonluğunu yapacak olan
İttihat ve Terakki Cemiyetinin (İTC) kuruluşu sırasında anlaşıldı.
İTCyi kuran beş kişiden ikisi, Arapkirli Abdullah Cevdet ve
Diyarbakırlı İshak Sukuti Kürttü. Cemiyetin önde gelenleri arasına
bulunan Bağdat Mebusu ve Darülfünun Hocası Babanzade İsmail Hakkı,
İslamcı çevrelerde itibar gören Darülfünun Hocası Babanzade Ahmet Naim,
sosyolog Ziya Gökalp önemli Kürt aydınlarıydı. Ayrıca 1847de ayaklanan
Botan Emirinin oğlu Bedirhan Bey, Şeyh Ubeydullahın oğlu Nehri Şeyhi
Seyit Abdülkadir Efendi ve Bitlisli Saidi Nursi de İTC üyesiydi.
(Kutlay, İttihat Terakki ve Kürtler, Koral-Fırat Yayınları, 1991, s.26)
KÜRDİSTAN GAZETESİ
İstanbulda bunlar olurken, Batı ile ilişki kurulan ve ondan etkilenilen
diğer coğrafyalardaki modern anlamda milliyetçiliğin ilk emareleri
görülmeye başlamıştı, ama henüz siyasal değil kültürel bir uyanış söz
konusuydu. 1889da Bedirhan Beyin oğlu Midhat Mikdat Beyin Kahirede
çıkardığı Kürdistan gazetesi bunun bir örneğiydi. Gazete geniş kitlelere
ulaşamıyordu ancak, büyük kentlerdeki Kürt aydın ve elitlerini
etkiliyordu. Gazetede Kürtlerin birliği, eğitime önem vermeleri, sanayi
ve bilime yönelmeleri, köklerine uzanmaları, geçmişlerinden onur
duymaları gibi konular vurgulanıyordu. Ahmedê Xanênin Mem u Zin adlı
ünlü destanı ilk kez bu gazetede dizi halinde yayınlanmıştı. (Kutlay,
İttihat Terakki, s. 23.)
II. Abdülhamitin baskı rejiminden Avrupaya kaçan Jön Türklerle Kürt
aydınlarının sıkı olmasa da teması sürmüştü. Nitekim Mithad Beyin
kardeşi Abdurrahman Bedirhan 1897de Cenevrede Kürdistan gazetesini
çıkarttı. Gazetedeki yazılarında Abdurrahman Bey, Anadolu Kürtlerini
sersemletici uykudan uyanmaya davet ediyordu ama bu çağrılarında
milliyetçi tonlar yoktu. Çünkü o dönemin pek çok İttihatçısı gibi
monarşi yanlısıydı ve çareyi Osmanlı Devletinin restorasyonda
görüyordu. (Celile Celil, Kürt Aydınlanması, Avesta Basın Yayın, 2000,
s.30)
KÜRT TEAVÜN VE TERAKKİ
CEMİYETİ Seyit Abdülkadir, Saidi Nursi, Babanzade
İsmail Hakkı, Hacı Tevfik (Piremerd) ve diğer Kürt aydınları tarafından
1908de kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti (Kürt Dayanışma ve
Gelişme Cemiyeti) o tarihe kadar aralarında çekişme olan Bedirhanlar,
Şemdinanlar ve Babanzadeleri ilk kez bir araya getiriyordu. Seyit
Abdülkadire büyük saygı duyan İstanbullu hamallar da cemiyetin halk
ayağını oluşturuyordu. Kürtlüğe, İslama, Osmanlılığa, Anayasaya
bağlılığın esas olduğu bir dayanışma örgütlenmesi olan cemiyet, Kürt
aşiretleri arasındaki sorunları çözmek için eğitim, ticaret, zanaatı
teşvik etmeyi hedefleyen cemiyete sadece İstanbulda oturan ve Türkçeyi
okuyup yazabilen Kürtler üye yapılıyordu. Kürtçe bilmek ise zorunlu
değil, sadece arzulanan bir özellikti. Anlaşılan cemiyet kendini Kürt
olmaktan ziyade Osmanlı olarak tanımlıyordu. (Tarık Zafer Tunaya,
Türkiyede Siyasal Partiler, İkinci Meşrutiyet Dönemi, 1908-1918,
Hürriyet Vakfı Yayınları, 1984, s. 405-407.) Cemiyetin aynı adı taşıyan
bir gazetesi, Meşrutiyet adlı bir de okulu vardı. (Kutlay, Bedirhan
Ayaklanmasından 1920ye, s.30)
KÜRT TALEBE HEVİ CEMİYETİ
İlk legal Kürt öğrenci derneği 1912de çok sayıda Kürt öğrencinin
okuduğu Halkalı Ziraat Mekteb-i Âlisinde kurulan Kürt Talebe-i Hevi
Cemiyetiydi. (Hevi ümit demekti) Savaş dolayısıyla 1914te ara
verdiği faaliyetlerine 1919da tekrar başlayan ve hükümetçe kapatıldığı
1922ye kadar devam eden cemiyetin amacı, İstanbulda okuyan Kürt
öğrenciler arasındaki dayanışmayı sağlamaktı. Hevinin yayın organı
Kürtçe ve Kürt edebiyatı ile ilgili yazıların yayınlandığı Roja Kurd,
Osmanlıca ve Kurmanci dilinde yayınlanıyordu. Hevinin amacı Kürtlerin
cahilliğine ve yoksulluğuna çare bulmaktı. Roja Kurd hükümetçe
kapatıldıktan sonra yerine Hetawe Kurd yayınlanmaya başladı.
Kürdistandan Mektuplar başlıklı köşede Kürtlerin yaşadığı çeşitli
bölgelerden haberlere yer veriliyordu. Her ne kadar Hevi siyasi
meselelere ilgi duymadığını ifade ediyorsa da, 1919da Paris Barış
Konferansında Kürtleri temsil ettiğini iddia eden Şerif Paşaya büyük
sempati duyduklarını
saklamıyorlardı. (Malmisanij, Kürt Talebe-Hevi Cemiyeti, Avesta Basım
Yayın, 2002)
İTTİHATÇILARIN NÜFUS
MÜHENDİSLİĞİ 1913-1914te Bitlis-Hizanda çıkan
Mele Selim ve 1914te Barzanda çıkan Şeyh Abdüselam ayaklanmaları,
belirgin olmasa bile milliyetçi öğeler taşıyordu. Örneğin Barzan
İsyanındaki temel talep, Kürt bölgelerine Şafii müftülerin ve Kürt
kökenli memurların atanmasıydı. Her iki başkaldırının önderleri
İttihatçı yöneticiler tarafından idam edildiler. Bu Kürtlerle Türklerin
arasını açmadı, çünkü Kürt feodalleri ve Sünni din adamları henüz Sultan
karşıtı milliyetçi hareketlere soğuk bakıyorlardı. (Jwaideh, s. 211-219,
247)
Kürtlerle İttihatçıların ilişkisini ilk bozan 1914te kurulan İskan-ı
Aşair ve Muhacirin Müdiriyetinin politikaları oldu. Kanun uyarınca önce
1916da Kürtçe coğrafi ve yerleşim yerlerinin isimlerini Türkçeye
dönüştürmeye başladı. Ardından Talat Paşanın emriyle savaş sırasında
değişik yerlere göç etmiş Kürt nüfusun Türk nüfus içinde yüzde beş
oranında dağıtılmasına başlandı. Amaç, Kürtleri daha medeni olduğu
düşünülen Türk gruplarının arasında eriterek modernleştirmekti. Dışlama
içermeyen bu tutumun nedeni Kürt asıllı sosyolog Ziya Gökalpin birbiri
ardına yayınladığı raporlardı. Ancak, Kürt tehciri sırasında açlık,
soğuk, hastalık ve jandarma şiddeti sonucu büyük can kayıpları oldu.
(Fuat Dündar, Modern Türkiyenin Şifresi, İttihat ve Terakkinin
Etnisite Mühendisliği, 1913-1918, İletişim Yayınları, s. 399-422) Nuri
Dersimi, Türkçülerin o günlerde her yerde Ne mutlu Türküm diyene,
Yaşasın Türkler şeklindeki sloganlarına Ne mutlu Kürdüm diyene,
Yaşasın Kürtler diye cevap verdiklerini anlatır. (M. Nuri Dersimi,
Hatıratım, Doz Basım Yayın, 1997, s.31) Türk milliyetçiliği uyuklayan
Kürt milliyetçiliğini kışkırtmakta önemli rol oynadı. Bu dönemlerde İTC
üyesi pek çok Kürt aydını rakip Hürriyet ve İtilaf Fırkasına
katıldılar. Şerif Paşa da İTFye maddi destek sağlıyordu. (Kutlay,
İttihat ve Terakki, s.100, Tunaya, s.282)
KÜRDİSTAN TEALİ CEMİYETİ
30 Ekim 1918de Mondros Mütarekesinin imzalandığı ve İttihatçı
önderlerin yurt dışına kaçtığı günlerde, Kürdistan Teali Cemiyeti
kuruldu. Başkanı yine Seyit Abdülkadirdi. Jin adlı yayın organıyla
cemiyet Kürt milliyetçiliğinin artık modern anlamda dile getirilmeye
başladığı ilk platform oldu. Ancak, milliyetçi ideolojiyi taşıyacak bir
Kürt burjuvazisi henüz oluşmadığı için, milliyetçi projelerini büyük
devletlerin desteği ile tepeden inme gerçekleştirmek istiyorlardı.
Diyarbakırdaki Kürt Kulüpleri ise hâlâ İTCnin kontrolü altındaydı ama.
Cemiyetin için Seyit Abdülkadir gibi Osmanlı Devletinin içinde kalarak
otonomi ile yetinmek isteyenler ile Bedirhanlar ve Cemilpaşazadeler gibi
bağımsız Kürdistan için arasında büyük çatışma vardı. Seyid Abdülkadir
önderliğindeki grup İstanbuldaki ABD, Britanya ve Fransız
büyükelçilikleri ile temasa geçerek özerklik (otonomi) için destek
beklerken, (Silopi, s.57) bağımsızlık yanlısı Bedirhanlar ve
Cemilpaşazadeler Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyetini kurdular. Bölünme
Kürdistan Teali Cemiyetinin aleyhine olmuştu. 1920de Jin yayın
hayatına son verdi ve Kürdistan Teali Cemiyetinin bazı üyeleri örgütten
ayrıldı. Bir süre sonra da cemiyetin sonu geldi. Ancak bunun ne zaman
olduğu belli değil. Çünkü Suriyeye geçen Seyid Abdülkadir, örgütün tüm
dokümanlarını yakmış. (Oğuz Aytepe, Yeni Belgeler Işığında Kürdistan
Teali Cemiyeti, Tarih ve Toplum, S.174, Haziran, 1998. s. 13-15.)
HAMİDİYE ALAYLARI VE AŞİRET
MEKTEPLERİ Birbiri peşi sıra gelen toprak kayıplarını
İslamın toparlayıcı ve yenileyici gücü ile önlemek, hatta sınırları
eski haline çevirmek düşüncesi Halife unvanlı II. Abdülhamitin iç ve
dış politikalarının temel motifiydi. Bu amaçla içerde devletin resmî
dini olan Sünni İslam dairesinde olduğu için doğal müttefik kabul edilen
Kürtler, Hamidiye Alaylarında örgütlenerek, hem imparatorluğun kadim
düşmanı Rusyaya, hem İrana karşı bir tampon bölge oluşturuldu, hem
başıbozuk Kürt unsurları merkezin kontrolüne alındı, hem de giderek
güçlenen Ermeni milliyetçiliğinin önü kesilmeye çalışıldı. (M.S.
Lazarev, Kürdistan ve Kürt Sorunu, Jîna Nû Yayınları, s.151)
Başlangıçta sadece Sünni (Türkmen, Karapapak, Kürt ve Arap) aşiretlerden
oluşturulması öngörülen alaylar, 1891de 100 kadar Sünni Kürt (Kurmanc)
aşiretinden oluşturulan 36 alayla başladı, sayı 1895de 57ye, 1910da
66ya ulaştı. Bu süre içinde, Sünni Zaza aşiretleri de alaylara dahil
edildi.
Abdülhamit tahttan indirildikten (1909) sonra adları Aşiret Hafif Süvari
Alayları olarak değiştirilen alaylar, Birinci Dünya Savaşının patlak
vermesiyle özellikle Üçüncü Orduya bağlı olarak Doğu Cephesinde görev
aldılar. Sünni Kürt Cibran Aşiretine bağlı alayların, Ermenilere ve
Varto-Hınıs-Bingöl havalisindeki Kızılbaş (Alevi) Zaza aşiretlerine
karşı gerçekleştirdiği eylemler Sünni ve Alevi Kürtlerin ilişkilerinde
onulmaz yaralar açtı.
Ancak Abdülhamitin 1886da Hicaz, Yemen, Trablusgarptan getirdiği 48
öğrenci ile başlattığı Aşiret Mektebi uygulaması tam tersi bir sonuç
doğurdu. Hamidiye Alaylarına asker veren Zilan aşiretinin Abdülhamite
bir mektup yazarak kendi çocuklarının da okula kabul edilmesini istemesi
üzerine önce kapılar Kürtlere (başka nedenlerle Arnavutlara) de
açılınca, okullar Arap, Arnavut ve Kürt milliyetçiliğinin taşıyıcısı
olacak aydınların yetiştiği ocaklara döndü. (Ayrıntılı bilgi için:
Alişan Akpınar ve Eugene L. Rogan, Aşiret, Mektep, Devlet, Osmanlı
Devletinde Aşiret Mektebi, Aram Yayıncılık, 2001) Böylece Abdülhamit
politikaları bir yandan Sünni ve Kızılbaş Kürt toplumları ile
Ermenileri, Süryanileri, Yezidileri ve Türkleri birbirine düşürürken, bu
memnuniyetsizliği milliyetçi taleplerin temeli yapacak aydın gruplarının
da yetişmesinde pay sahibi olmuştu. Şeyh Said İsyanını örgütleyecek
Azadi örgütünün lideri Cibranlı Halit Bey de bu okullardan mezun
olmuştu. Ancak, Kürt milliyetçiliği hâlâ tabandan kopuk bir aydın
hareketiydi. Tepedeki kadrolar ise ne istediklerine henüz karar
verememişlerdi.
Osmanlıdan bugüne Kürtler ve Devlet 2
Erzurum Kongresine Alevi Kürtlerin yurdu Dersimden delege davet
edilmemişti. Ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı Elazizden dört,
Mardinden üç delegeyi Elaziz Valisi, Diyarbakırdan seçilen üyeleri ise
Diyarbakır Valisi engellemişti
Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Kürtler temsil edildi mi?
Mustafa Kemal Vahdettin görevlendirmesiyle, 3. Ordu Müfettişi ve Fahrî
yaver-i hazret-i şehriyari unvanı ile 19 Mayıs 1919da Samsuna
çıktıktan kısa süre sonra Doğu ve Güneydoğu Anadoludaki bazı Kürt
aşiret reislerine telgraflar çekmişti. Telgraflarda kendisinin Sultan
tarafından atandığını yakın bir zamanda Kürdistanı ziyaret etmek
istediğini söylüyor, aynı zamanda ülkenin işgalci güçlerden kurtuluşu
için onlardan destek istiyordu. Osmanlı Meclis-i Mebusanı ve
Diyarbakırdaki Kürt Kulübünün üyesi
Kamil Beye ve Diyarbakırlı Cemil Paşazadeye çektiği telgraflarda,
İngilterenin bağımsız Kürdistanı Ermeni çıkarlarına kurban etmeye
çalıştığını, halbuki Kürtlerin ve Türklerin kardeş olduğunu söyledikten
sonra Bizim varlığımızın Kürtlerin,Türklerin ve bütün Müslümanların
yardımına ihtiyacı var. Genel olarak hepimiz bağımsızlığımızı
korumalıyız ve ülkemizin bölünmesine izin vermemeliyiz. Ben Kürtlere,
Osmanlı Devletinin parçalanmaması şartı ile, onların gelişmesine ve
ilerlemesine vesile olacak bütün hukuk ve imtiyazın verilmesinden
yanındayım diyordu. (Ghalib Sabah, The Kurds between Sevres and
Laussanne: to what extend does the Treaty of Sevres justify the Kurds
nationalism aspiration?, Londra Üniversitesi Tarih Bölümünde kabul
edilmiş master tezinden, s.26)
KÜRT LAWRENCE FAKTÖRÜ
Mustafa Kemali bu vaatleri yapmaya götüren en önemli faktör
İngilterenin 1919un yazında, Kürtlerin devlet kurma kapasitesini
anlamak için daha sonra Kürt Lawrence olarak tanınan istihbarat
binbaşısı E.W.C. Noeli, Kürdistana göndermesiydi. Bağımsız Kürdistan
devletinin ateşli taraftarı olan Noel, Celadet Bedirhan ve Kamran
Bedirhan başta olmak üzere Bedirhanilerle ilişki kurmuştu. Bu haber
Mustafa Kemale ulaştığında Noel ve arkadaşlarının tutuklanması için
emir çıkardı. Bu işte bazı Kürt aşiret reisleri Mustafa Kemale
rehberlik ve yardım ettiği gibi Mustafa Kemale destek mesajları
gönderdiler. Halbuki Noelin Nisan 1919da Musuldan çıkarak bir çok
merkeze uğradıktan sonra Haziran ayında Diyarbakırda sona eren gezisi
Kürtlerden ziyade Yunanlıların Egeye yaptığı çıkartmadan sonra hemen
hepsi eski İttihatçı olan Kürt Kulübü üyelerinin hakim olduğu bölgede,
bir katliama uğramaktan korkan gayrimüslimlerin durumunu tespit etmeye
yönelikti. Noel gezi sırasında bazı önemli Kürt aşiretlerinin ulusal
bir yapıyı taşıyacak güçte ve gelişmişlikte olmadığını da tespit
etmişti. Nitekim bir süre sonra başka gerekçeler de araya girince
İngilizler bağımsız bir Kürdistan projesinden vazgeçtiler. Bunun
üzerine Mustafa Kemal Kürtleri, Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetinin (VŞMHC) Erzurumda yapılacak genel kongresine davet etmeye
karar verdi. (Andrew Mango, Ataturk and Kurds, Middle Eastern
Studies, Vol. 35, No.4, 1999, s. 1-10)
WILSON PRENSİPLERİ
VŞMHC, 1918de İttihatçılar tarafından İstanbulda kurulmuştu. Amacı,
Doğu Anadolu bölgesinde bir Pontus devleti ya da Ermenistan kurulmasını
önlemekti. Erzuruma giderken hem Türk tarafının hem de Kürt tarafının
temel beklentisi, Mondros Mütarekesi ile her köşesi yabancı işgaline
uğramış Anadoluda, ABD Başkanı Wilsonun 14 İlkesi uyarınca bir çıkış
yolu bulmaktı. Çünkü Wilson ilkelerinin temelini savaş sonrasında
kurulacak dünya düzeninin milliyet esasına göre olması oluşturuyordu.
14 İlkenin 12. maddesi ise Osmanlı İmparatorluğunun Türk olan
kısımlarının Osmanlı egemenliği sağlanacak fakat Türk olmayan diğer
halklara otonom idareler verilecek, Çanakkale Boğazının milletlerarası
garanti altında her milletin gemilerine daimi suretle açık olacak
diyordu. Wilsonun Ermeni mandası konusunda isteksiz olması da eklenince
Kürtler ve Türkler, ABDye iyice sempati duymaya başlamışlardı.
İTTİHATÇILARIN HAKİMİYETİ
23 Temmuz 1919da başlayan kongreye, Türklerin ağırlıklı olduğu Erzurum
Vilayetinden 24 (bazı kaynaklara göre 26) kişi, Sivas Vilayetinden 12
(bazı kaynaklara göre 10) kişi, Trabzon Vilayetinden 18 (bazı
kaynaklara göre 16) kişi katılırken, Kürtlerin ağırlıklı olduğu Bitlis
Vilayeti'nden dört kişi, Van Vilayetinden iki kişi katılmıştı.
Bunlardan 33ü (bazı kaynaklara göre 53ü) İttihatçı, ikisi Hürriyet ve
İtilafçı idi. Delegelerin 22si Kürt asıllıydı ama Kürtleri temsil
etmiyorlardı. Aksine, İttihatçıların Türkçülük ideolojisini benimsemiş
kimselerdi. (Derviş Kılınçkaya, Milli Mücadelede Kongreler ve
İttihatçılık Sorunu,
http://www.ait.hacettepe.edu.tr/akademik/arsiv/kongr.htm.)
Öte yandan, kongreye Alevi (Kızılbaş) Kürtlerin yurdu olan Dersim
Vilayetinden kimse seçilmemiş ve katılmamıştı. Yine ağırlıklı olarak
Kürtlerin yaşadığı Elazizden katılacak dört kişiyle, Mardinden
katılacak üç kişiyi Elaziz Valisi Ali Galip engellemişti. Diyarbakırdan
seçilen üyeleri ise (kaç kişi bilinmiyor) Diyarbakır Valisi
engellemişti. Kürt milliyetçiliğinin önderlerinden olan Cibranlı Miralay
Halit Bey kongreye davet edildiği halde mazeret gösterip katılmamıştı.
(Bunun nedeni 1925te anlaşılacaktı.) Seyit Abdülkadirin başını çektiği
Kürt Teali Cemiyeti ise, Erzurum Kongresince gönderilen heyeti sessizce
dinleyip, başlarının çaresine bakmalarını söylemişti. Bağımsız Kürdistan
peşindeki Bedirhaniler ise yurt dışına çıkmışlardı.
Böylece Kürt milliyetçiliğinin temsilcileri olmadan toplanan Erzurum
Kongresinin 7 Ağustos 1335/1919 tarihli Beyannamenin 1. maddesinde
Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretülaziz, Van, Bitlis Vilayeti
dahilindeki toprakların ve üzerlerinde yaşayanların ayrılamayacağı ifade
edilerek, Türk milliyetçilerinin Misak-ı Milli söylemi kağıda
geçiriliyordu. Beyannamenin 8. maddesinde ise Wilsonun milletlerin
kendi kaderini tayin hakkı prensibinin geçerliliği vurgulanıyor,
konunun toplanacak milli mecliste ele alınacağı vaat edilerek, deyin
yerindeyse, Kürtlere havuç uzatılıyordu. (Kongre hakkında ayrıntılı
bilgi için: Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, Ankara
1946; Süleyman Necatinin Hatıra Defteri, Yay. Haz. Ali Birinci,
İstanbul 1999)
SİVAS KONGRESİNDE NE OLDU?
Peki, Mustafa Kemal'in asıl kongre kabul ettiği Sivas Kongresi'nde
Kürtler temsil edildi mi? Maalesef hayır. Sivasa gitmek üzere
Erzurumda seçilen 8 kişilik Heyet-i Temsiliye şu üyelerden oluşmuştu:
Mustafa Kemal (Eski Üçüncü Ordu Müfettişi); Rauf Bey (Eski Bahriye
nazırı), Hoca Raif Efendi (Eski Erzurum Milletvekili), İzzet Bey (Eski
Trabzon Milletvekili) , Servet Bey (Eski Trabzon Milletvekili), Şeyh
Fevzi Efendi (Erzincanda Nakşî Şeyhi), Sadullah Efendi (Eski Bitlis
milletvekili), Hacı Musa Bey (Mutki Aşiret Reisi.)
Bu sekiz kişiden son beşi, Erzurum Kongresine delege olarak bile
katılmamışlardı. Trabzonlu delegeler o günlerde Milli Mücadeleye
katılmak yerine özerk bir Trabzon oluşumu peşinde koşan Trabzonluları
ikna etmek için seçilmişti, Kürt delegeler ise Türk-Kürt ittifakı
görünümünü pekiştirmek için listeye yazılmışlardı. Mustafa Kemalin
Erzuruma özel olarak davet ettiği Mutkili Hacı Musa Bey, bölgesinde
zorbalığıyla tanınan bir aşiret reisiydi, korkusundan bölgesinden
çıkamadığı için Sivasa da gidememişti.
Sonuçta, 4 Eylül 1919da açılan Sivas Kongresinde Mustafa Kemal ve
arkadaşlarıyla beraber sadece 38 kişi hazır bulundu. Kongreye Osmanlı
dönemi yöneticilerinden İttihatçı Mazhar Müfitin (Kansu) dışında
herhangi bir Kürt asıllı katılmadı. Diyarbakır temsilcisi olarak giden
İhsan Hamid, Sivasa yetiştiğinde kongre sona ermişti. Ancak, kongreye
katılmayan İhsan Hamid, Sadullah Efendi ve Hacı Musa Mutki adlı üç Kürt
reisi, 12 üyeden oluşan başkanlık konseyine seçilerek Türk-Kürt ittifakı
zahiren de olsa kuruldu. Kongreye damgasını İttihatçılık ve manda
meseleleri vurduğu için, Wilson Prensipleri uyarınca kendi kaderini
tayin hakkı gibi konular ele alınmadı. Kongrenin sonuç bildirisinde
sadece "Milli iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin derhal
toplanması mecburidir" gibi muğlak bir ifadeyle yetinildi ve Ankaraya
doğru yola çıkıldı. (Uluğ İğdemir, Sivas Kongresi Tutanakları,
1999.)
BÜYÜK DEVLETLER KÜRTLERE
İHANET Mİ ETTİ? 1916 tarihli meşhur Sykes-Picot
Andlaşması çerçevesinde Irak, İngiltere nüfuz bölgesi olarak
tanımlanmıştı. İngiliz Hükümeti ele geçirilen topraklarda oluşturulacak
yönetim modellerine karar vermek üzere Lord Curzon başkanlığında bir
komisyonu görevlendirmişti. Ama İngiltere Kürtler için belli bir
politika geliştirmemiş gibi görünüyordu.
İngilizler uzun süre Kürdistanlı Lawrence Binbaşı W. C. Noel
aracılığıyla politika geliştirmeye çalıştılar. Binbaşı Noelin önerisi,
Kuzey Kürdistan denilen Güneydoğu Anadolu bölgesinde İngilterenin
gözetiminde özerk bir idare kurmaktı. Halbuki Britanyanın Irak Valisi
Sir Arnold Wilson Kürdistan terimi genel anlamda coğrafi bir ehemmiyeti
olmayan, müphem (belirsiz) bir terimdir
Bugün Suriye, Türk ve Irak
sınırlarının kesiştiği bölgelerdeki büyük dağlar arasında uzanan
vadilerde yaşayan Kürtlerin ait oldukları aşiret dışında pek fazla
birlik ya da bağlılık duygusu yoktur... diyordu.
Kemalist güçlerle İngiltere arasındaki çekişmelerin Musulda yarattığı
boşluktan yararlanmak isteyen Şeyh Mahmud Berzenci adlı Kürt beyi, 22
Mayıs 1919da Süleymaniyedeki İngiliz birliklerini esir alıp bağımsız
Kürdistan hükümetini ilan edince İngilizlerin tepkisi sert oldu. Haziran
ayına gelindiğinde Berzenci Hindistana sürgüne gönderilmişti bile.
Çünkü A. Wilsonun selefi Sir Percy Cox, Kerkük ve Musul petrollerinin
önemini fark etmişti ve bölgede bağımsız bir Kürdistanın kurulmasının
bu zenginlikten vazgeçilmesi anlamına geldiği konusunda merkezi ikna
etmişti. Nitekim 1919 sonlarında, Suriyeden Paris Barış Konferansına
gitmeye çalışan Kürt delegeler, İngiliz ve Fransız yetkililer tarafından
çeşitli yöntemler kullanılarak (havalar bozuk, gemi bozuldu, tamire
alındı vs.) oyalandılar, engellendiler.
Ağustos 1921de, Irak manda yönetimi kuruldu. Faysal, Bağdatta krallık
tacını giyerken, Milletler Cemiyeti (MC), Kürtlere özerklik verilmesini
tavsiye etmişti. Ancak Britanya, Kürtlerin taleplerine ve MCnin
önerilerine hiç olumlu karşılık vermedi. Ancak Araplarla Kürtler
arasındaki çatışmaların sertleşmesi üzerine Ekim 1922de Berzenciyi
Hindistandan getirip bazı yetkilerle Özerk Kürdistanın başına
koydular. 1923te İngiltere ile Irak arasında anlaşma yapılarak özerk
Kürdistan yine Iraka bağlandı. İngiltere 1924 ve 1927de tekrar
başkaldıran Berzenciye son darbeyi 1930da vurdu ve 1941e kadar
Irakın güneyine sürgüne gönderdi. Berzenci 1956da sürgünde öldü. (Paul
C. Helmreich, Sevr Entrikaları, Sabah Kitapları, 1996, ilgili
sayfalar.)
SOVYET RUSYANIN TAVRI
26 Nisan 1920de BMM adına Lenine bir mektup yazan Mustafa Kemal
Batılı emperyalistlere karşı Sovyet Rusyadan destek talebinde
bulunmuştu. Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerinin 3 Haziran tarihli
cevabında Türk Ermenistanı, Kürdistan, Lazistan, Batum ili, Doğu
Trakya ve ahalisi karışık Türk ve Arap olan bütün yerlerin, kendi
kaderlerini belirlemesi gerektiği belirtiliyordu. Rusyanın yardımına
muhtaç olan Mustafa Kemal 20 Haziran 1920de Lenine gönderdiği ikinci
mektubunda bu prensipler bizim de samimi ve ciddi prensiplerimizdir.
Garp devletleriyle olan mücadelemizin esas amacı da budur. Koşulları
oluştuğunda ve fırsat bulunduğunda bu kurallar uygulanacaktır demişti.
Ancak iki hafta sonra meclisin gizli oturumunda asıl niyetini gösterdi
Arabistan ve Suriyenin hududu milli haricinde müstakil bir devlet
olmasını
Erivan Cumhuriyetini tesis ve teşkil eden Ermenierin müstakil
olmalarını ve bapta arzları her ne ise zaten kabul etmişizdir. Fakat
Kürdistan, Lazistan vesaire hakkında değil. (TBMM Gizli Celse
Zabıtları, c. I, TBMM Basımevi, 1980, s. 73.) Yani Mustafa Kemal o
sırada Fransızların otorite alanına giren Suriyenin ya da Sovyet
Rusyanın kontrolündeki Ermenistanın müstakil olmasına evet diyor ama
kendi otorite alanındaki Kürtlerinkine hayır diyordu. Bu tavır elbette
meclisteki Kürt asıllı milletvekilleri tarafından eleştirilmedi.
Ama Kürtler için asıl şansızlık, Mustafa Kemalin ordularının I. İnönü
Savaşı ile Yunan ordularını püskürtmeye başlamasıydı. 16 Mart 1921de
imzalanan Moskova Anlaşması ile Kürtlerin kaderi iyice netleşmişti. Şeyh
Mahmut Berzencinin Kürt halkının kendi kaderini Sovyet halkının
kaderiyle birleştirmeye hazır olduğunu bildirerek yardım talebinde
bulunduğu iki mektubuna Sovyet Rusya yanıt bile vermedi.1923 yılında,
Ermenistanla Yukarı Karabağ arasında kalan Laçin, Qelbejer, Kubatlı,
Zengilan gibi yörelerde kurulan Kızıl Kürdistan adlı özerk bölge ise
ancak 1928e kadar varlığını sürdürebildi.
SEVRDE KÜRT-ERMENİ İTTİFAKI
NASIL BOZULDU? Birinci Dünya Savaşının hesabını
görmek üzere Ocak 1919dan Ocak 1920ye kadar süren Paris Barış
Konferansında neler oluyordu? İngiliz ve Fransızların kendi kontrolleri
altındaki bölgelerden gidecek Kürt delegelerine çıkardıkları engeller
yüzünden Kürtleri konferansta Kürtçe bilmediği bile söylenen Osmanlı
Devletinin Stockholm Büyükelçisi Şerif Paşa temsil etmişti. Kürt halkı
ile organik bir bağı olmayan Şerif Paşa, meslekten gelen becerisi ve
hırsı ile muhayyel bir Kürdistanın pazarlığını yapmaya başlamıştı. Ne
var ki Şerif Paşanın Sevrde Ermeni heyetinin Başkanı Bogos Nubar
Paşayla imzaladığı muhtıra, Kürt ülkesinin sınırlarını Van Gölünün
güneyinden geçirdiği ve fazlaca topraksal tavizler içerdiği için
Bedirhanlar tarafından; Ermeni gavuruyla uzlaştığı için de Şemdinanlar
tarafından reddedilmişti. (Bedirhanlarla Babanların temsil ettiği
devrimci gelenek ile Şemdinanlar ve Seyit Abdülkadirin temsil ettiği
muhafazakar gelenek ileriki yıllarda da sürekli çatışacaklardı.)
Sevrde Kürtler ve Ermenilerin ortak bir devlet kurma yolunda adımlar
attığını öğrenen Mustafa Kemal, derhal Doğudaki bazı Kürt aşiretlerini
örgütledi ve Sevre protesto telgrafları göndertmeye başladı. 22 Şubat
1920de Erzincan havalisindeki Baban, Basuranlı, Bodmanlı, Bal, Medarlı,
Göçerli, Abbas, Rol, Şadi ve Şişanlı aşiretlerinin reislerinden Fransız
Yüksek Komiserliğine çekilen barış konferansına bildiririz ki Kürtler,
soy ve din olarak Türklerle aynı ülke içerisinde birleştikleri yasal
kardeşlerdir. Osmanlı hükümetinden başka hiç kimsenin Kürtler adına
konuşma hakkı yoktur (
) Ermenilerle iş birliği yapma çabaları sonuçsuz
kalacaktır (
) Barış Konferansının dikkatine sunuyoruz ki bizi Osmanlı
imparatorluğundan ayırmak için varlığımızdan hiçbir şey bırakmaksızın
yok etmeleri gerektiğini kendilerine bildiririz
deniyordu. Benzer
telgraflar 19 Şubat 1920de Vandan, 23 Şubatta Tercan ve Hasankaleden
de gönderildi.
Telgraflarda kullanılan dil, bu aşiretlerin Mustafa Kemalin hedefleri
konusunda en ufak bir bilgisi olmadığını gösteriyordu. Onu Padişahın
temsilcisi sanıyorlardı ve Ermeni tehlikesi ile korkutuldukları
anlaşılıyordu. Osmanlıların masada yalnız bırakılmaması yolunda bir
telgrafı da Seyit Abdülkadir çekti Ama sonuçta telgraflarla yapılan
baskı en sonunda etkisini gösterdi ve Şerif Paşa, 5 Mayıs 1920de Paris
Barış Konferansı masasından çekildiğini açıklamak zorunda kaldı. (Bu
süreç hakkında ayrıntılı bilgi için: Hasan Yıldız, Fransız
Belgeleriyle Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan, Koral
Yayınları.)
Pariste Kürt ve Ermeni ittifakını bozmayı başaran Mustafa Kemalin 23
Nisan 1920de Büyük Millet Meclisinin açılış konuşmasındaki şu sözleri,
Ermeni tehlikesi henüz bertaraf edilmediği için Türk-Kürt ittifakının
hala önemli olduğunun kanıtıydı: Efendiler bu hudut sırf askeri
mülahazalarla çizilmiş bir hudut değildir, hududu millidir
Bu hudut
dahilinde Türk vardır, Çerkes vardır ve anasırı saire-i İslamiye
vardır
ve Efendiler
burada maksut olan ve Meclisi alinizi teşkil
eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt
değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı
islamiyedir, samimi bir mecmuadır
(Atatürkün Söylev ve Demeçleri,
C. I. 1997, s. 30 ve 74-75)
KOÇGİRİ AYAKLANMASI
Resmî tarihe göre, 1919 ile 1921 sonu arasında, Ankara Hükümeti'ne karşı
23 isyan gerçekleştirildi. Bu isyanlardan sadece dördü Kürtlerin
oturduğu bölgelerdeydi ve sadece üçüne Kürt aşiretleri katılmıştı.
Diğerleri Saltanata ve Halifeye bağlı Türkler ve Çerkezler tarafından
çıkarılmıştı. Kürt isyanlarından en önemlisi Dersimde (bugünkü Tunceli
havalisi) meydana gelen Koçgiri Kürt Ayaklanması oldu.
Dersimdeki Alevi Kürt aşiretleri bölgenin ulaşılmazlığı ile Osmanlı
Devletine vergi ve asker vermeyen özerk beyliklerdi. Hafik (Koçhisar),
Zara, İmranlı, Refahiye, Kemah, Divriği, Kangal, Kurucay ve Ovacık
coğrafyasındaki 135 köy, Koçgiri konfederasyonunun kontrolündeydi.
1916da Ruslar yaklaştığında Sivas merkezli bir Kürdistan için
görüşmelere başlamışlar, fakat Ruslar bölgede bağımsız bir Ermenistan
kurulmasını tercih ettiği için anlaşma sağlanamamıştı. Bu aşiretler daha
sonra Kürt Teali Cemiyeti ile işbirliği yaptılar ve Ankaradaki yeni
meclise temsilci göndermediler. Şubat 1920de, özerklik taleplerini
yaşama geçirmek üzere harekete geçtiler.
MECLİSE GİREN AĞALAR
Hareketin liderliğini II. Abdülhamid tarafından paşalık rütbesi verilen
İboların reisi Mustafa Paşanın oğulları Alişan ve Haydar beyler ile bu
beylerin maslahatgüzarı olan Alişer (Alişir) yapıyordu. Hareketin fikri
önderi ise Veteriner Hekim Nuri Dersimiydi. Ankara önce bölgeye bir
Nasihat Heyeti gönderdi ve Diyap Ağa, Meço Ağa, Ahmet Ramiz, Mustafa
Bey, Hasan Hayri gibi Koçgiri liderleri Dersim mebusu olarak meclise
katılmaya ikna etti. Aynı günlerde 72 Kürt mebusu üzerlerinde yerel
giysileri ile Meclise getirilirler ve İtilaf Devletlerine Ankara
hükümeti ile beraber olduklarını bildiren bir telgraf çektiler.
Koçgiri liderlerinden Nuri Dersimi, Dersimde özerklik kazanmak üzere
oldukları bir dönemde, bu soysuzların indirdiği darbeyi hükümsüz
bırakmak için Dersimliler adına mufassal bir rapor tanzim ederek,
Kürdistan Teali Cemiyeti vasıtası ile İtilaf devletleri mümasillerine
gönderdik. Bu raporda Ankara hükümetinin tazyiki ile çektirilen ve
mahiyeti yukarıda yazılı telgrafta bahis konusu olan iddiayı red ve
tekzip etmekle beraber, bağımsız bir Kürdistan yaratılmasını istedik
diye yakınacaktı. (Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Zel
Yayıncılık, 1994. s.125.) Ama, ne İngilizler ne de Fransızlar, yek vücut
davranmaktan aciz Kürtler uğruna giderek konumu güçleşen Kemalist
hareketi karşısına alacak kadar maceracı değildi.
72 Kürt beyinin ihanetini sindiremeyen Alişir ve adamlarını Ankaranın
gönderdiği birliklere saldırmaya başlayınca, asileri tepelemek için,
önce Sivas, Erzincan ve Elazığda sıkıyönetim ilan edilir, ardından 14
Mart 1921de Zo [Ermeniler] diyenleri temizledik. Lo [Kürtler]
diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim" diyen Sakallı Nurettin Paşa
komutasındaki Merkez Ordusu bölgeye gönderilir. Nurettin Paşanın
komutasında Mustafa Kemalin Muhafız Alayı Komutanı Giresunlu Topal
Osman'ın 47. Müfrezesi de vardır. 17 Haziran 1921de Alişan ve Haydar
Beyler sarıldı. 300 civarında isyancı ölüm dahil çeşitli cezalara
çarptırıldılarsa da kaçmayı başaran Nuri Dersimi ve Alişer dışında
kalanlar Ankara tarafından affedilecektir, ancak isyan o kadar sert
yöntemlerle bastırılmıştır ki, Mecliste Sakallı Nurettin Paşanın
aleyhine büyük bir tartışma başlar. Nurettin Paşayı cezalandırılmaktan
kurtaran ise Mustafa Kemal olacaktır. (Ayrıntılı bilgi için:
Koçgiri halk hareketi: 1919-1921,
Komal,1992.)
Osmanlıdan bugüne Kürtler ve Devlet 3
Yıllardır bazı Kürt çevreleri Mustafa Kemalin, Kürtlere özerklik
vaadettiğini, ancak sonra bundan caydığını iddia ediyor. Hatta, son
olarak insan haklarının gözüpek savunucusu avukat Eren Keskin, bu
iddiayı tekrarladığı için yargılanıyor. Peki, Kürtler ve Eren Keskin
haklı mı? Peşinen söyleyelim: Evet, haklıdırlar!
Kürtlere özerklik sözü verildi mi?
Yıllardır bazı Kürt çevreleri,
Mustafa Kemalin, Kürtleri Milli Mücadeleye kazanmak için özerklik
vaadinde bulunduğunu ancak daha sonra bundan caydığını iddia ederler.
Son olarak insan haklarının gözüpek savunucusu avukat Eren Keskin bu
iddiayı tekrarladığı için yargılanıyor. Üstelik Keskini yargılayan
mahkemenin atadığı bilirkişi heyeti (ki konuyla ilişkisi olan uzmanlar
değiller) Mustafa Kemalin böyle bir vaadi olmadığına dair rapor
yazarak, Keskini mahkûm etmenin ilk adımını atmış durumdalar. Peki,
Kürtler ve Eren Keskin haklı mıdır? Gelin birlikte karar verelim.
AMASYA PROTOKOLÜ
Özerklik vaadine değinen belgelerden bildiğimiz kadarıyla ilki (çünkü
henüz gün ışığına çıkmamış pek çok belge var) Sivas Kongresinden hemen
sonra hazırlanan Amasya Protokolleri (Buluşması, Mülakatı) diye bilinen
siyasi metindir. Sıklıkla 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Tamimi
(Genelgesi, Kararları) ile karıştırılan bu belge, İstanbul ile Milli
Mücadele kadrolarının bir uzlaşma girişiminin sonucu olarak 20-23 Ekim
1919 tarihlerinde hazırlanmıştı. 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında
toplanan Sivas Kongresinden hemen sonra Mustafa Kemal, İstanbul
hükümetinin Anadolu ile irtibatını kesmek için, Milli Mücadeleyi
destekleyen posta-telgraf müdürlerini örgütlemiş, uygulanan haberleşme
ambargosu sonunda işbirlikçi Damat Ferit Paşa hükümeti düşürülmüş,
Kuva-yı Millicilere sempati ile bakan Ali Rıza Paşa yeni kabineyi
kurmakla görevlendirilmişti. İlişkilerin normale dönmesini takiben
İstanbul adına Bahriye Nazırı Salih Paşa ve padişahın başyaveri Naci
(Eldeniz) Paşa ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına
Mustafa Kemal, Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) paşalar ülke
meselelerini, bu arada Kürt meselesini konuşmak için Amasyada
buluşmuşlardı. Nutuk'tan (TDK Yayınları, 1965, s.176-181)
öğrendiğimize göre burada, üçü kayıt ve imzaaltına alınmış, ikisi gizli
sayıldığı için kayıt altına alınmamış beş protokol hazırladılar. (Gizli
protokollerde ne olduğunu hala bilmiyoruz.) Bunlardan Kürt meselesine
değinen 22 Ekim 1919 tarihli İkinci Protokoldeki bazı ifadeler, 1960lı
yıllara kadar kamuoyundan özenle saklandı.
IRK HUKUKU
Gözlerden saklanan cümleler, aşağı koyu renkle (sadeleştirerek)
gösterdiğimiz cümlelerdi: Beyannamenin [Sivas Kongresi sonuç bildirisi]
birinci maddesinde Osmanlı Devletinin düşünülen ve kabul edilen
sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin
Osmanlı toplumundan ayrılmasının imkansızlığı izah edildikten sonra bu
sınırın en asgari bir talep olarak kabul edilmesinin temini lüzumu
müştereken kabul edildi. Bununla birlikte Kürtlerin gelişme
serbestliğinisağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal haklarbakımından
daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesine ve yabancılar
tarafından Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder
gibi görünerek yapılmakta olunan karıştırıcılığın önüne geçmek için
buhususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu uygun görüldü..."
Protokoldeki bu ifadelerin en önemli yanı Kürtlerin ırk hukuku
denilerek, onların farklı bir etnisiteden geldiklerinin Mustafa Kemal ve
muhatapları tarafından kabul edilmesidir. Bu sözlerin Milli Mücadeleye
Kürtleri katmak için verildiği açıktır.
Bu sansürü gün ışığına çıkaran tarihçi
Faik Reşit Unat Başbakanlık Arşivindeki belgenin aslını
1961 yılında Tarih Vesikaları Dergisinde (S.18, s. 359-365)
yayınladığında Kürtlerin bu tür tartışmalara girecek cesaretleri yoktu,
çünkü siyasi açıdan çok zayıftılar. (Bu konuya ileriki bölümlerde
değineceğim.) Ondan sonra da konu unutuldu. Son
yıllarda Kürt aydınları
ısrarla şu soruyu soruyor: İkinci
Protokolün bu bölümleri neden gözlerden kaçırılmak istendi? Cevabı
tahmin etmek zor olmasa gerektir.
FRANSIZ ARŞİVLERİNDEKİ BİR
BELGE Kürtlere özerklik sözü verildiğine dair bir
diğer iddia Fransız Arşivlerinde çalışan Hasan Yıldıza ait. Yıldıza
göre Koçgiri Ayaklanmasını takip eden günlerde, Van, Mardin, Bitlis,
Diyarbakır yöresindeki Kürtler 25 Kasım 1921de ortak bir bildiri ile
TBMMden özerklik talebinde bulunmuşlardı. Halil Bey başkanlığındaki
Kürt heyeti ile görüşmek üzere, Mustafa Kemal o sıralarda Türkiyede
bulunan Libyalı dini lider Şeyh Senusi başkanlığında bir heyeti
görevlendirmiş, ancak Kürt heyetinin temsili niteliği olmadığı
anlaşılınca, görüşme sonuçlanmamıştı. (Fransız Dışişleri Bakanlığı
arşivi, Kürdistan Dosyası, Cilt 13, s. 12-14ten aktaran Hasan Yıldız,
Belgeleriyle Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan, Koral
Yayınları, 1991, s. 220-221.)
İNGİLİZ ARŞİVİNDEKİ BELGELER
İkinci iddia, İngiliz Arşivlerinde çalışan Robert Olsona ait. Olsona
göre 24 Mart 1922 tarihinde, İstanbuldaki Britanya Komiseri Sir Horace
Rumbold tarafından Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzona gönderilen
bir raporun ekinde, 10 Şubat 1922de, TBMMde yapılan bir celsede
Kürtlere özerklik verecek 18 maddelik bir kanun hakkında ciddi
tartışmalar yapılmıştı.
Horace Rumbolda göre Meclisteki Kürt asıllı üyeler ki sayılarının 70
civarında olduğu sanılır, kanunda vaat edilenleri yeterli görmemişlerdi.
Kürt üyelerden 64ü hayır oyu vereceğini söyleyince, mecliste büyük
kargaşa çıkmıştı. Sonunda konu başka oturuma ertelenmişti. Rumbold
raporunu, bir daha bu konunun ele alındığını duymadığını belirterek
bitiriyordu. Yazının ekinde, 18 maddenin açılımını içeren bir yazı
vardı. (The Public Record Office, Foreign Office, 371-778/Eastern E.
3553/96/65, no. 308den aktaran Robert
Olson,
Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said
İsyanı, Öz-Ge Yayınları, 1992.)
Kanun teklifinin maddeleri gerçekten çok radikal unsurlar içeriyordu.
Ancak böyle bir kanun teklifinden haberim yoktu. Hemen TBMMnin gizli ve
açık celse zabıtlarına baktım. Her ikisinde de 10 Şubat 1922 tarihli bir
oturum yoktu. Çünkü o gün Cuma günüydü, yani tatildi. Tarih yanlışlığı
olabilir diye bir yıl öncesinin ve bir yıl sonrasının Şubat ayı
oturumlarını taradım. 1921 yılında 10 Şubat tarihinde oturum vardı ama
orada Kürt özerkliği tartışılmamıştı. İşin ilginç yanı bu iddiayı ortaya
atan Robert Olson tartışmayı sadece İngiliz Arşivlerinde bulduğu mektup
ve eki üzerinden yapıyor, buna karşılık meclis zabıtlarına bakıp
bakmadığına dair bilgi vermiyordu. Robert Olsondan alıntı yapan bazı
Türk araştırmacılar ise, bu durumun farkına vardıkları için olsa gerek,
Türk arşivlerinde hala açıklanmayan pek çok belge var notu
düşmüşlerdi. Gerçekten de henüz gün ışığına çıkmamış pek çok belge
olduğunu biliyorum ancak, benim baktığım zabıtlarda içtima tarihleri
ve içtima sayıları birbirini izlediği için, çok sağlam kanıtlar
bulununcaya kadar Robert Olsonun sözünü ettiği özerklik kanunu
meselesini kuşkuyla karşılamak gerektiğini düşünüyorum. Kürt
çevrelerinin de benim gibi kuşkucu olmasını tavsiye ediyorum.
EL CEZİRE KOMUTANLIĞINA
TALİMAT Özerklik konusunda TBMM zabıtlarına geçmiş
tek olay, 22 Temmuz 1922 tarihinde Mecliste okunan Kürdistan hakkında
Büyük Millet Meclisi Heyetinin Elcezire (Irak) cephesi kumandanlığına
yazılmış 15 Temmuz 1922 tarihli talimatıdır. Oldukça uzun bu talimatın
Kürtlere özerklikle ilgili bölümlerinde (sade Türkçe ile) şöyle
denmektedir:
1- Aşamalı olarak, bütün ülkede ve geniş ölçekte doğrudan doğruya halk
tabakalarının ilgili ve etkili olduğu bir biçimde yerel yönetimlerin
oluşturulması iç siyasetimizin gereğidir.
Kürtlerle meskûn
mıntıkalarda ise, hem iç politikamız ve hem de dış siyasetimiz açısından
aşamalı bir yerel yönetim kurulmasını savunmaktayız.
2-
Milletlerin
kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri bütün dünyada kabul edilmiş bir
prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre
Kürtlerin bu zamana kadar
yerel yönetime ilişkin örgütlerini tamamlamış ve
başkanlarını ve yetkililerini bu amaç uğruna bizim tarafımızdan
kazanılmış olması ve oyları açık ettikleri zaman kendi kaderlerine zaten
sahip olduklarını Türkiye Büyük Millet Meclisi idaresinde yaşamaya talip
olduklarını ilan etmelidir. Kürdistandaki bütün çalışmanın bu gayeye
dayanan siyasete yöneltilmesi Elcezire kumandanlığına aittir
.
Elcezirenin idaresi ile ilgili üç maddesi daha olan talimatı
Mustafa Kemal imzalamış. (TBMM.Gizli Celse Zabıtları,
Cilt 3, TBMM Basımevi, 1980, s. 550-551.)
Bu talimatın neden verildiğini soran milletvekillerine önce hükümet
işidir denilerek cevap verilmek istenmemiş ancak ısrarlar üzerine Nihad
Paşanın 35 sayfalık gerekçesi okunmuştur. (Gerekçe ve üzerine
tartışmalar için bkz. s. 552-574) Burada özetlememe imkan olmayan bu
mektupta anlatılanlar özerklik kararın gerekçesini açıklamaktan
uzaktır. Arka planda o sıralar İngilizlere karşı ikinci kez isyan eden
Şeyh Mahmut Berzenciyi kontrol altına almak isteği vardır. Nitekim,
Berzenci bu teklife güvenerek, İngilizlere meydan okumakta ölçüyü
kaçırmış sonunda uzlaşmazlığının cezasını Hindistana sürülerek
ödemiştir.
İZMİT BASIN KONFERANSI
Kürtlere özerklik verilmesi ile
ilgili şüphesiz en açık belge Mustafa Kemalin İsmet Paşa ve ekibi
Lozanda ter dökerken, 14 Ocak 1923de başlayan ve 20 Şubata kadar 35
gün süren Batı Anadolu gezisi kapsamında, 16 Ocak akşamı başlayıp 17
Ocak sabahına kadar, İzmit Kasrına davet ettiği dönemin
ünlü gazetecileriyle yaptığı sohbet toplantısının metinleridir. (Mustafa
Kemalin annesi bu gezi sırasında vefat etmiş, Mustafa Kemal Latife
Hanımla bu gezi sırasında evlenmiştir.)
Vakitten Ahmet Emin (Yalman), Tevhid-i Efkardan Velit Ebuzziya,
İleriden Suphi Nuri (İleri), Taninden İsmail Müştak (Mayakon),
Akşamdan Falih Rıfkı (Atay), İkdamdan Yakup Kadri (Karaosmanoğlu),
İzmit İleriden Kılıçzade İsmail Hakkı ve Kızılay Derneği Başkanı Dr.
Adnan (Adıvar) ile Halide Edipin (Adıvar) özel olarak çağrıldığı bu
toplantı TBMMnin yeminli dört katibi tarafından zabıt altına alınmış
ancak konuşmaların yayınlanmaması kararlaştırılmıştı. Yine de 20 Ocak
1923te Mustafa Kemalin kontrol ve tasvibinden geçtiği anlaşılan bir
haber-bildiri yayınlandı. Sohbette alkollü içkilerden Hilafet makamına,
azınlıklardan kadın mebuslara kadar 60ı aşkın konu ele alındığı halde,
Nutukta sadece Hilafetle ilgili bölümleri yer aldı, Kürtlerle,
Batı Trakya'yla ve Rusya Türkleriyle
ilgili bazı cümleleri neredeyse başından itibaren sansürlendi. Belgenin
aslını ise kasalarda saklandı, araştırmacılara açılmadı.
Kürtlerle ilgili olarak,
aşağıdaki cümleleri okumak için tam 64 yıl bekledik:
Ahmed Emin Bey - Kürt sorununa temas buyurmuştunuz. Kürtlük sorunu
nedir? Bir iç sorun olarak temas buyurursanız çok iyi olur.
Mustafa Kemal - Kürt sorunu bizim yani Türklerin çıkarına olarak da
kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli
sınırımız içinde var olan Kürt unsurlar o şekilde yerleşmişlerdir ki pek
az yerlerde yoğundur. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk
unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir
sınır çizmek istersek türlüğü ve Türkiyeyi mahvetmek gerekir.
Sözgelimi, Erzuruma kadar giden Erzincana, Sivasa kadar giden
Harputa kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya
çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir.
Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikle oluşacaktır. O
halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk
olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiyenin halkı söz konusu
olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları
zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi
Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki
sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve
kaderlerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir
şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.
Tahmin edileceği gibi sansürün nedeni, koyu renklerle gösterdiğimiz
cümleleriydi. Ancak, sansürü yapanların hatırlamadıkları şey, 1921
Teşkilat-ı Esasiye Kanununun şuralar yoluyla yerel yönetimlere özerklik
veren maddeleri 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunundan çıkarılmış
olduğuydu. Yani Mustafa Kemal vaadini tutmamak için, gerekli önlemleri
almıştı. Ama bizim sansürcüler, her ihtimale karşı bu satırları gizli
tutmayı tercih etmişlerdi. Şimdi neredeyse tüm Cumhuriyet tarihi boyunca
özenle uygulanan sansürün ilginç hikâyesine bakalım.
64 YILDIR KİLİTLİ KASALARDA
Aslında toplantının tam metni, Mustafa Kemalin iznini aldığını
söyleyen Siirt milletvekili Mahmut Soydan tarafından, Milliyet
Gazetesinde (bugünkü Milliyet değil) 26 Kasım 1929dan 7 Şubat 1930a
kadar süren 75 bölümlük Gazi ve İnkılap dizisinde yayınlanmıştı. Eski
devlet bakanlarından Kocaeli milletvekili İsmail Arar da bunlardan
yararlanarak 1969da, Atatürkün İzmit Basın Toplantısı (Burçak
Yayınevi) adlı bir kitap yayınlamıştı. Arar, kitabının önsözünde [Bu
önemli belge] öyle unutuldu ki Türk Devrim Tarihi Enstitüsü tarafından
yayınlanan Atatürkün Söylev ve Demeçleri ve Atatürkün Tamim,
Telgraf ve Beyannameleri adlı kitaba bile alınmadı diyordu. Ancak o
zaman bilmiyorduk ama meğerse Arar da Kürtlerle ilgili bölümü kitabına
almamıştı.
İzmit Basın Konferansının metinlerini bir kez de 1982de Türk Tarih
Kurumu (TTK) bastı. Gazi Mustafa Kemal Atatürkün 1923
Eskişehir-İzmit Konuşmaları adıyla yayımlanan kitabı, Afet İnanın
kızı Arı İnan yayıma hazırlamıştı. İnan, Anıtkabir Arşivinden aldığını
söylediği asıllar üzerinden hazırladığı kitabın önsözünde, bu kitabın
İsmail Ararınki gibi olmadığını, yani noksansız, tam olduğunu özenle
vurgulamıştı. Ama daha sonra anlayacağımız üzere bu bilgi de doğru
değildi. Arı İnanın sansürünü, İkibine Doğru dergisi 9-15
Ağustos 1987 tarihli sayısında Gizlenen Belge başlığıyla ifşa etmişti.
Dergi, bu haber yüzünden toplatılmış ancak, 6 Kasım 1988de DGMde
beraat edince, Anıtkabir Arşivini kaynak gösterip Konferans metinlerini
yayımlamıştı. Derginin muhabirleri bu sansürün nedeni Arı İnana
sorduklarında henüz bu meseleler halledilmemişken zamanı değil
cevabını almışlardı. Aynı soruyu, o sırada TTK Başkanı olan Yücel
Tanaya (Tanay kitap basılırken görevde değildi) sorduklarında aldıkları
cevap da benzer nitelikteydi: Türkiyeye karşı olanlara bu dokümanları
vermek istemedim çünkü ayrılıkçılığa neden olurdu!
Noksansız metin, 1993 yılında Doğu Perinçekin Kaynak Yayınları
tarafından Mustafa Kemal Atatürk, Eskişehir-İzmit Konuşmaları, 1923
adlı kitapta (s. 105) yayımlanabildi. Yukarıdaki paragrafı da ancak o
zaman okuyabildik. Ancak günümüzde, Kürt çevreleri de kendilerine göre
bir sansür uygulayarak Mustafa Kemalin konuya girişte söylediği Kürt
meselesi, bizim yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen mevzubahis
olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi, bizim milli hudutlarımız dâhilinde Kürt
unsurlar öyle yayılmışlardır ki, pek sınırlı yerlerde yoğundurlar. Fakat
yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurların içine gire gire öyle bir
hudut ortaya çıkmıştır ki, Kürtlük namına bir hudut çizmek istesek
Türklüğü ve Türkiyeyi mahvetmek gerekir cümlelerini yazılarında
kullanmıyorlar.
Başa dönersek, 1923 Ocağında ima edilen bu özerkliğin anlamı nedir?
Mustafa Kemal Kürtlere bu vaadi, Lozanda Musulun İngilizlerden
kopartılamayacağının anlaşıldığı, dolayısıyla Meclisteki Kürt
milletvekillerinin kıyameti koparması ihtimalinin olduğu günlerde
yapılmıştır. Özerklik vaadiyle, Kürt muhalefetinin yumuşatılması
hedeflenmiş olmalıdır. Peki amaç hasıl olmuş mudur? Pek sayılmaz, ama
onun da çaresi bulunmuştur. Hikâyesi aşağıda
LOZANDA KÜRDİSTAN MESELESİ
21 Kasım 1922 tarihinde, İsviçrenin Lozan şehrinde başlayan barış
görüşmelerin en önemli konularından biri Musuldu. Türkiyeyi, İsmet
(İnönü), Dr. Rıza Nur ve Hasan (Saka) başkanlığındaki 27 kişilik heyet
temsil ediyordu. Peki Kürtleri bu kadar yakından ilgilendiren bir konuyu
tartışan heyette Kürt kadrosundan temsilci var mıydı? Görünüşte vardı.
Bu kişi Mustafa Kemal tarafından atanan Diyarbakır Milletvekili Zülfü
(Tigrel) Beydi. Zülfü Bey Kürt TBMMnin, Osmanlı Mebusan Meclisinden
devraldığı İttihatçı mebuslardandı. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesinden
sonra arkadaşı Diyarbakır Mebusu Pirinçcizade Fevzi Beyle birlikte
Ermeni kırımı suçlusu olarak 15 Ocak 1919da İngilizler tarafından
Mısırdaki Seydibeşir kampına götürülmüş, sürgünden döndükten sonra
doğrudan Ankaraya gelerek TBMMye Diyarbakır Milletvekili olarak
katılmıştı. Yani, Zülfü Bey Kürt asıllıydı ama Kürt toplumunu temsil
eden biri değildi. (İsmail Göldaş, Lozan, Biz Türkler ve Kürtler,
Avesta Yayınları, 2000, s. 36-37.)
ET İLE TIRNAK GİBİ
Musul sorununu ele alan alt komisyonlarda, Türk temsilcisi İsmet Bey
ile Britanya temsilcisi Lord Curzon günler, aylar boyu birbirine taban
tabana zıt görüşleri dile getirmişlerdi. Aslında her iki taraf da
Musulda en büyük grubun Kürtler olduğunu kabul ediyordu ama, Türk
delegelerinin temel tezi "Musul Vilayeti'nde çoğunluk Türk (147 bin) ve
Kürttür (264 bin). Türklerle Kürtler de etle tırnak gibi ayrılmaz
unsurlardır şeklinde iken, İngilizlere göre 425 bin kişilik Kürt
topluluğu Musulda çoğunluğu oluşturmakla birlikte, aynı zamanda 185 bin
Arap yaşıyordu ve Musul tarihi olarak bir Arap şehriydi ve Türklerle
Kürtler de et ile tırnak değildi!
12 Aralık 1922 tarihli oturumda, İsmet İnönü "Türkiye Büyük Millet
Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Çünkü
Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisi´ne girmiştir.
Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin hükümetine ve yönetimine
katılmaktadırlar. Kürt halkı ve meşru temsilcileri, Musul Vilayetinde
oturan kardeşlerinin anayurttan ayrılmasına razı değillerdir" dediğinde,
Lord Curzon umarım öyledir diye cevap vermişti. Curzon, Kürtlerin
Türklerden çok farklı bir halk olduğunu, Musulda yaşayan hiçbir etnik
grubun Türklerle birlikte yaşamak istemediğini düşünüyordu. Bunun kanıtı
olarak da Britanya makamlarına yapılan bir dizi şikayeti ve TBMMde
Musul bölgesinden hiç milletvekili bulunmamasını gösteriyordu. Curzon
"Ankaranın Kürt milletvekillerine gelince, onların nasıl seçilmiş
olduklarını kendi kendime sormaktayım. Halkoyu ile seçilmiş tek
milletvekili var mıdır? Bütün bu insanların doğrudan doğruya atanmış
oldukları ve bunlar arasında bir takımının dil bilmedikleri için
Meclisin çalışmalarına katılmadıkları herkesçe bilinmektedir" demişti.
Curzon haklıydı ama Ankarada manevra çoktu. O zamana dek, Kürtleri
Milli Mücadeleye katılmaya razı etmek için hem özerklik hem de özerk
bölgenin kalbi olacağı belli olan Musulu kurtarma hedefinin canlı
tutulması gerekmişti. Ama Mustafa Kemalin kafasındaki modernleşme
projelerine hız vermek için, bir an önce Lozanın imzalanmasına ihtiyacı
vardı. 6 Mart 1923 tarihinde yapılan ateşli gizli celse görüşmelerde 63
Kürt asıllı milletvekili Musulsuz bir Lozana karşı çıkacaklarını
belirtince (TBMM GCZ. s. 181-183) bir oldu bittiyle seçimlerin
yenilenmesine karar verilmiş, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış
Antlaşmasını Mustafa Kemalin elleriyle seçtiği yeni milletvekilleri
imzalamıştı. (18 Kasım 2007 tarihli Tarafta, Hayali Cihan Değer:
Musulu Almak başlıklı yazımda daha ayrıntılı bilgi bulunabilir.) Bu
tarihten sonra özerklik lafı son kez Ağustos 1924te, Musulun
ebediyen terk edilmesinin arifesinde ağza alındı, buna da yeri gelince
değineceğim.
Osmanlıdan bugüne Kürtler ve Devlet 4
"Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli
bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde
inlemektedir. Türkün demir kartalları asilerin hesabını
temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur. (16 Temmuz
1930, Cumhuriyet)
DEVLETİN İSYANLARI ÖNLEME REÇETESİ
İkinci Adam İsmet İnönü şöyle demişti: Kürtler Ermeni tehlikesini
biliyorlardı. Milli Mücadele'nin devamınca canla başla beraberlik
gösterdiler. Lozan Muahedesi yapılırken de Kürtler vatansever olarak
Türklerle beraber bulunmuşlardır. Biz Lozan'da milli davamızı 'Biz
Türkler ve Kürtler' diye bir millet olarak müdafaa ettik ve kabul
ettirdik. Şeyh Sait İsyanı Kürtlerin bu umumi tutumundan ayrılan bir
sapmadır." (Anılar, Ulus, 31 Mart 1969.)
Anlaşılan İnönü, Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı tarafından 1972
yılında yayımlanan Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938)
adlı eserdeki saptamaları pek ciddiye almıyordu. Çünkü bu kitaba
bakılırsa söz konusu dönemde, Türkiyede 17si doğuda yaşanan 18
ayaklanma yaşanmıştı. Genelkurmayın bu olayları nitelerken kullandığı
harekat, tedip (terbiye etme) ve tenkil (cezalandırma) gibi
terimlere bakılırsa, bunların bir kısmı isyan ya da ayaklanma
değildi ama, hakikaten de, İnönünün sözü ettiği isyan, Türkiyenin
siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktasına işaret ediyordu.
ŞEYH SAİD İSYANI . 13 Şubat 1925de varlıklı ve eğitimli Nakşibendi
(Zaza) Şeyhi Saidin, Bingöl'ün (o zamanki adıyla Çapakçur'un) Ergani
ilçesinin Eğil bucağına bağlı Piran köyündeki evine sığınan bir grup
asker kaçağını almak üzere gelen jandarma birliğine ateş açılmasıyla
başlayan isyan, gerek isyancıların halktan bekledikleri desteği
alamaması, gerekse devletin 20 bin kişilik orduyla, isyancıların üzerine
gitmesi sayesinde iki ay gibi kısa sürede bastırılmıştı. Şeyh Said ve
yanındakiler, 14 Nisanda, Ankaranın isyanın planlayıcısı Azadi
örgütündeki casusu olan Cibranlı Binbaşı Kasım Bey tarafından
yakalanarak hükümete teslim edilmiş, Azadi (Özgürlük) örgütü
liderleri Cibranlı Halit Bey, Yusuf Ziya Bey ve üç akrabası 14 Nisan
1925te Bitliste kurşuna dizilirken, Şeyh Said ve 47 adamı, 29 Haziran
1925te, Diyarbakırda halkın da katılımı ile idam edilmişti. (Yusuf
Ziya Bey 1924 Ekim ayında Beytüşşebap Ayaklanması ile ilgisi bulunduğu
gerekçesi ile tutuklanmıştı.)
ÇARESİ SÜRGÜN . Türk Hükümeti, Musul sorunun Milletler Cemiyeti
gündeminde olduğu bir sırada çıkan ayaklanma, Musulu almak için
Türk-Kürt etle tırnak gibidir tezine zarar vereceği için, ayaklanmayı
dışarı karşı olduğundan küçük, içeri karşı olduğundan büyük
gösterecekti.
Hükümetin olayı iç muhalefeti bastırmak için kullandığı açıktı.
Çünkü 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş, ardından 1920 tarihli Hiyanet-i
Vataniye Kanununda değişiklik yapılarak dini esaslı cemiyet kurmak ve
dini siyasete alet etmek vatana ihanet kapsamına alınmıştı. Pasif
bulunan Ali Fethi (Okyar) Bey hükümeti düşürülmüş ve yerine şahin
İsmet Paşa hükümeti kurulmuştu. 4 Mart 1925te, ülkedeki tüm
özgürlükleri rafa kaldırmaya olanak veren Takrir-i Sükun Kanunu
çıkarıldıktan sonra isyancıları yargılayacak Şark İstiklal Mahkemeleri
kurulmuş İstanbul ve Anadoludaki İslamcı, muhafazakar ve solcu
gazeteler de kapatıldıktan sonra 20 bin askerin katıldığı tenkil
harekatı başlamıştı. Tenkil harekatı sırasında 15-20 bin isyancı
öldürülmüş, yüzlerce köy yakılmıştı. İsyan bölgesindeki İstiklal
Mahkemelerinin görev yaptığı Mart 1927ye kadar 5.110 kişi yargılanmış,
420 idam, 1911 hapis cezası verilmişti. 17 Kasım 1924te Mustafa
Kemalin muhaliflerinin kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası,
isyanla ilişkilendirilerek 3 Haziran 1925te kapatılmıştı. (Mete Tunçay,
Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetimi, Tarih Vakfı
Yayınları, 2005, s. 134-155 ve Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri
1923-1927, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1982, s. 125.)
ŞEYH SAİD İSYANININ MAHİYETİ NEYDİ?
13 Şubat 1925te jandarma kışkırtması ile patlak veren isyana adını
veren varlıklı ve eğitimli Nakşibendi Zaza Şeyhi Said Hilafetin
kaldırılmasına tepki gösteriyor, II. Abdülhamid'in en büyük oğlu olan ve
o sıralar Beyrut'ta yaşayan Mehmed Selim Efendi'yi başa geçirerek
Saltanat ve Hilafet'i yeniden kurmak istediğini söylüyordu. Ancak
isyanın arkasındaki Azadi örgütü Abdülhamitin Hamidiye Alaylarında
görev yapmış milliyetçi subayların kurduğu seküler bir örgüttü. Öte
yandan, olaya irticai damgasının hükümetin işi olduğuBakanlar
Kurulunun 3 Mayıs 1341/1925 tarihli kararnamesindeki şu ifadeler
gösteriyor:"Yüce Genel Kurmay Başkanlığından gelen 30 Nisan 1341 tarih
ve 1835/2270 numaralı tezkerede, son isyan ve irticâ olayının
basınımızda ve özellikle İstanbul basınının büyük bir kısmında genel bir
Kürt ayaklanması şeklinde gösterilmesi, iç ve dış düşmanlarca propaganda
zemini ittihaz edilmekte olduğundan ve esasen sınırlı bir sahada çeşitli
emeller ve iğfalât (aldatmalar) neticesi oluşan olayın büyütülmesi uygun
olmadığından, isyanın ayrımcılıktan ziyade irticâî cehalet ve aldatma
neticesi zemininde yayın yapılması için gereğinin yerine getirilmesi
teklif olunmuştur
.irticâi görünümü olduğu tespit ve malum olan
hadisenin, basında Kürt meselesi şeklinde inhisar ettirilmesi gerçeğe
mutabık olmadığı kadar siyaseten de sakıncalı olduğundan, keyfiyetin bu
açıdan yayınlanması için Dışişleri Bakanlığına tevdiî münasib
görülmüştür."
YABANCI PARMAĞI VAR MIYDI? Resmî tarihin daha sonraki yıllarda olaya
kattığı ikinci sos, buirticai kalkışmanın iç dinamiklerle değil dış
mihraklarla ilişkisi olduğudur. Peki, bu doğru mudur? Önce, İsmet
İnönüyü dinleyelim: Şeyh Said İsyanını doğrudan doğruya İngilizlerin
hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller
bulunamamıştır. Fakat, bundan şüphe edilmiş ve gerekli tahkikat
yapılmıştır. Çünkü, İngilizlerin Musul hareketi esnasında ve daha sonra
Nesturi ayaklanmasında olduğu gibi, hudutlarda ve dışarıda
propagandayla, münasebetlerle Şeyh Sait İsyanının patlamasına zahiren
yardımcı oldukları intibaı mevcuttu. (İnönü, Hatıralar, Cilt I,
I, s. 202)
Gerçekten de, Azadi örgütü, Ermenilerden İngilizlere,
Ruslardan Fransızlara kadar herkesten yardım almaya çalışmıştır. Dönemin
tanıklarından Hesen Hişyar Serdî'nin anılarında dış destek arayışı ile
ilgili çabalardan şöyle anlatılır: "
bazı üyeler, 'Suriye üzerinde
Fransa ile ilişkiler kurmak gerektiğini,' önerdi. Bazıları ise, 'Biz
Irak üzerinden İngilizlerle ilişki kuralım,' dedi. İçlerinden iki üye
de, 'Sovyetler bize komşu ülkedir, onunla ilişkiye geçelim,' görüşünü
ileri sürdü. Bu öneriyi ezici bir çoğunluk, 'Sovyetler dinsiz bir
ülkedir. Bizim onlardan hiçbir beklentimiz olamaz,' diye bağırarak tepki
ile karşıladı. Toplantıda Şeyh Sait bağdaş kurup oturmuş vaziyette
sessizce dinliyordu. Tepkiler karşısında sessizliğini bozarak, 'Kimisi
Fransa kimisi İngiltere dedi, hiç kimse de kızmadı. Ne zaman ki
Rusya'nın bahsi geçti çoğunluk yerinden tepki ile sıçradı. Biz siyasi
bir dost ve bizi destekleyecek birini arıyoruz. Sizin devletlerin dini
ile ne alakanız olacak ki?" (Hesen Hişyar Serdî, Görüş ve Anılarım,
Med Yayınları, İstanbul 1994, s. 194.)
EMNİYETİN TUZAĞI MI? Metin Toker Şeyh Said ve İsyanı adlı
kitabında İstanbul Emniyetinin, Nizamettin Bey adlı bir zabıta
görevlisine İngiltere Hariciye Nezareti görevlisi Mr. Templeton süsü
vererek, 1924ten 1925 Mart ayına kadar Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı
Seyit Abdülkadirin yakını Palulu Kör Saidle defalarca
görüştürdükleri,ancak Seyit Abdülkadir Beyin, Mr. Templetonun
getirdiği 80 bin liralık şahsi çeki kabul etmediği, ayrıca önceden
kararlaştırılan anlaşma metnini imzalamadığını anlatır. (s. 131)
İngiliz arşivlerine dayanarak doktora çalışması yapan İhsan Şerif
Kaymaza göre ise İngiliz rolüne ilişkin somut kanıt yoktur ancak
Britanya Hükümetinin parmağı yoksa bile, Britanyanın bölgedeki
istihbarat görevlisi Dobbsun işin içinde olması muhtemeldir. Çünkü
Dobbs, isyan günlerinde alışılmadık bir suskunluk içerisindedir. Kaymaz
haklı olarak, her zaman belgelerin değil, bazen suskunlukların da
açıklayıcı olabileceğini düşünmektedir. (İ. Şerif Kaymaz, Musul
Sorunu, Otopsi Yayınları, 2003,s.468-495)
Peki, isyan Musul sorununda kendisine yaramış olsa da, büyük bir
Müslüman nüfusa sahip Britanya İmparatorluğunun Halifeliği geri
getirmek isteyen bir mürteciye destek vermesi mantıklı mıdır? Musul
petrollerini kontrolüne almak isteyen Britanyanın Sovyet
yayılmacılığına karşı tampon olarak güçlü bir Türkiyeden yana olması
gerekmez miydi soruları ortadadır. Dolayısıyla isyancıların İngiliz
desteğini aramış olması, İngilizlerin destek verdiğinin kanıtı olamaz
diyenler de haklıdır.
ULUSAL MI? Peki, isyanın gerçek mahiyeti neydi? O yıllarda ne
üretim biçimi ve ilişkileri ne de bunların üzerinde yükselen üst yapı
kurumları ulusal nitelikte bir ayaklanmaya müsait değildi. Ancak
ayaklanmayı planlayanlar ulusal uyanış içinde olan kimselerdi. Buna
karşılık halkı harekete geçiren söylemler dinseldi. Yine de ayaklanmaya
katılım sınırlı kaldı çünkü, Zaza olmayan Kürtler, Zaza olup Alevi
mezhebine dahil olanlar, Sünni olup Nakşibendi olmayanlar ayaklanmayı
desteklememişti. Yani, ortada ulusal bir bilinç yoktu. Şeyh Said
İsyanı davasını gören Şark İstiklal Mahkemesi reisi Mazhar Müfit Bey ise
şöyle demişti: Kiminiz hasis şahsi menfaatlerinize bir zümreyi âlet,
kiminiz ecnebi kışkırtması ve siyasî hırslarını rehber ederek, hepiniz
bir noktaya, yani Müstakil Kürdistan teşkiline doğru yürüdünüz. (B.
Cemal, Şeyh Said İsyanı, s. 113ten aktaran Mete Tunçay,
Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetimi, Tarih Vakfı Yayınları,
2005, s. 137.)
AĞRININ TEDAVİSİ ZİLAN DERESİ . İsyanın ardından ilan edilen 1925
Şark Islahat Planı uyarınca Cemilpaşazadeler, Bedirhaniler gibi bölgenin
aristokratları, Saidi Nursi gibi dinsel liderleri sürgüne gönderildi.
1927de Bazı Şahısların Şark Mıntıkalarından Garp Vilayetlerine Nakline
Dair Kanunla sürgünün çapı daha da genişletildi. Aynı yıl, eski
Kürdistan Teali Cemiyetinin üyeleri, Şeyh Saitin, Bedirhan Bey ve
Cemil Paşanın çocukları, Ermeni Taşnak komitesinin üyeleri, birbiriyle
didişen aşiret reisleri gibi karışık bir grup, Lübnanda Xoybun
(Bağımsızlık) adlı bir örgüt kurdular. Böylece şehirli ve kırsal kökenli
grupların veya bir zamanlar fail ve mağdur olarak karşı karşıya gelen
Kürtlerin ve Ermenilerin zoraki evliliği ortaya çıktı. Xoybun (Hoybun)
1926-1930 arasında Yezidi, Sünni ve Alevi Kürt aşiretlerinden oluşan
Celali konfederasyonunun Ağrı Dağına sığınmasıyla başlayan olaylara
damgasını vuracaktı. Çeşitli dönemlerde İran, Irak ve Suriyeye kaçmış
olan Kürt aydınları, aristokratları, aşiret beyleri Ağrıya gelmişler,
bunlara İrandaki Şikan aşireti de katılmış, eski bir Osmanlı askeri
olan İhsan Nurinin yönetiminde dağda Ağrı Cumhuriyeti diye bir
yönetim kurup, Milletler Cemiyetine bile başvurmuşlardı. Cumhuriyetin
yeşil, sarı kırmızı bantların üstünde Ağrı Dağı motifli bir bayrağı bile
vardı. (Naci Kutlay, Cumhuriyet ve Kürtler,Toplumsal Tarih, S.
160,Nisan 2007, s. 27-28)
Hükümet, isyancıları vazgeçirmek için 1928 yılında bir af çıkardı.
İlginçtir, Erzurum Kongresini düzenleyen VMHCnin kurucularından Kürt
kökenli Süleyman Nazif affa karşı çıktığı gibi vaaz ve nasihat veya
refet ve şefkat zamanı çoktan geçti, eline silah almış olan her asinin
eli başıyla birlikte kesilmelidir demişti.(Mehmet Bayrak, Kürdoloji
Belgeleri II, Öz-Ge Yayınları, 2004, s. 291-292.) Bir süre sonra
Nazifin yöntemleri uygulandı, çünkü isyancılar dağdan inmişler ama
İranda yeniden örgütlenmeye başlamışlardı.
Alınan tedbirler hakkında bir fikir vermesi için 16 Temmuz 1930
tarihli Cumhuriyet gazetesinden okuyalım: "Ağrı Dağı tepelerinde
kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler
üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak
infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türkün demir kartalları asilerin
hesabını temizlemektedir. Eşkıyaya iltica eden köyler tamamen
yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15.000
kadardır. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur (.) Bu hafta içinde
Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa bizzat
Ağrı'da tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur
edilemez."
Zilan Deresi cesetlerle dolunca İsmet Paşa noktayı koydu: Bu ülkede
sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir.
Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur (Milliyet, 31 Ağustos
1930) Ödemiş'te bir konuşma yapan Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt)
ise lafı gevelemeyecekti: Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde
yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan
daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım.
Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan
olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle
olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler! (Milliyet,
19 Eylül 1930)
1933te, Cumhuriyetin 10. Yılı şerefine çıkarılan genel aftan,
1923te Lozan Barış Antlaşması kapsamında yurt dışına sürülen 150likler
affedilip Türkiyeye dönmelerine izin verilirken, sürgündeki Kürtlere bu
hak tanınmamıştı. (Bayrak, s. 294)
DERSİMİN TERBİYESİ ZOR. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926da
hükümete sunduğu raporda, Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir
çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim
ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır demişti.
1931de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) yöntemi açıkladı:
A. Bütün Dersimin hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden
taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla
kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersimi
fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata
çenberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları
derhal Dersimden çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek. Erkânı Harbiye
Reisine verilen raporda ise açık konuşulmuştu: Dersimli okşanmakla
kazanılmaz. Müsellah kuvvenin (silahlı kuvvetlerin) müdahalesi
Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim
evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük
eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar
kılınmalıdır.(Dersim, Jandarma Genel Komutanlığının Raporu,
Kaynak Yayınları, 1998, s. 174 ve 184.)
Geçmiş tecrübelere bakarak devletin bu tavsiyeleri dinleyip
dinlemediğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu konuya önümüzdeki
haftalarda, 3 Ağustos 2008 tarihli Kürtleri imha etmek fikri kime
aitti? başlıklı yazımı tekzip eden Sayın Nilüfer Bayar Gürsoyun
mektubuna cevap verirken değineceğim.
RIZA NUR İLE ZİYA GÖKALPNE KONUŞTU?
1921 Mayısı'nın son günleriydi. Samsun'dan yola çıkan yaylı bir
arabada, iki önemli adam, Ankara'ya doğru ilerliyordu. Birisi, Rıza
Nur'du, diğeri ise Malta'daki bir buçuk yıllık sürgün hayatından henüz
yeni dönmüş olan Ziya Gökalp. Rıza Nur, yıllar sonra, yol arkadaşının
vasıflarını överken suskunluğundan şöyle yakınacaktı: Ziya,
İttihatçılar'ın içinde yegane bir düşünür kafa ve âlim adamdı. Memleket
ondan istifade etmeli. Vakıa on yıl muhasım (karşıt) saflarda bulunduk.
Ama vatan işi başka. Kıymetli adamları iş başına koymalı. Yalnız pek az
konuşuyor. Siz sormazsanız, hep somurtuyor. Laf ağzından damla damla
çıkıyor. Yaylılarla beraber Ankara'ya gidiyoruz.
İLMÎ TETKİKLER . Gökalp'in sözünü ettiği konulardan biri, yeni
Türkiye'nin sosyolojik yapısıydı. Gökalp, savaş sonrasında Kürtler
hakkında nasıl bir politika izlenmesi gerektiği sorusunu şimdiden
araştırmak gerektiğini düşünüyordu. Rıza Nur'a bu amaçla bir "İlmi
Araştırma Enstitüsü" kurmak gerektiğinden söz etti. Az ama öz
konuşuyordu. Ankara'ya varmalarından bir süre sonra, Rıza Nur, Sıhhat ve
İçtimai Muavenet Vekili (yani Sağlık Bakanı) oldu. Ziya Gökalp'e ise,
Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) içinde alt düzey bir görev
verildi. Bu görevde fazla kalmayarak, sonbaharda memleketi olan
Diyarbakır'a gitti.Kısa bir süre sonra Rıza Nur, "memleket ondan
istifade etmeli" düşüncesiyle, Gökalp'e bir mektup yazdı ve doğudaki
Kürt aşiretleri hakkında bir araştırma yapmasını rica etti. Rıza Nur,
sonradan bunu şöyle anlatacaktı: "Sıhhiye vekili iken, isyanın da o
vakit bu vekalete ait olmasından istifade ederek, Ziya Gökalp'e
Kürtler'i tetkik ettirdim. Maksadım, bu gibi malumatı toplayıp vaziyeti
ilmi, iktisadi bir surette öğrendikten sonra, Kürtler'e Türk olduklarını
anlatmak için teşkilat yapıp faaliyete geçecektim. Bugün Kürt denilen bu
adamların çoğunun Türk olduğunu bilirim. Yalnız onlara bunu bildirmek,
öğretmek lazımdı."
Gökalp Kürt Aşiretleri Hakkında Tetkikler başlıklı araştırmasını
yaptı ve Ankara hükümetine sundu. Bir sosyolog olarak konunun öneminin
bilincinde olan Gökalp, 1924'teki erken ölümüne dek çeşitli dergilerde
Kürtleri ele alan, Türklerle Kürtlerin kaynaşmışlığını ve ayrılmazlığını
anlatan önemli makaleler kaleme aldı.
MODERNLEŞME FARKI . Gökalp, Türklerle Kürtler arasındaki temel farkı
şöyle tarif ediyordu: "Türkler şehir medeniyetine daha istidatlı
olduklarından şehirler Türklük merkezi halini almakla beraber, oralara
gelen Kürtleri de Türkleştirmektedir. Köylerde ve çadırlarda yaşayan
Türkmenler ise, sahra medeniyetinde daha kuvvetli bulunan Kürtlüğe
temessül etmektedirler."
Bu durumda, Kürtleri hem Türklerle kaynaştırmak hem de
modernleştirmek için yapılması gereken, onları göçebe ve dağlık yaşamdan
yerleşik şehir yaşamına geçirmekti. Bu nedenle Gökalp, raporunda dağlık
bölgelerde yaşayan Kürtlerin ovalara indirilmesini ve orada arazi sahibi
kılınmalarını savunmuştu. Ancak bunlar yapılırken Kürtler ve Türkler
arasında kardeşlik korunmalı, bunun için de ortak inançlar, değerler ve
tarihsel birliktelik vurgulanmalıydı.
OKUNMAYAN RAPORLAR . Gökalp'in çalışması, dört kopya olarak
çoğaltıldı. Birisi doğrudan Mustafa Kemal Paşa'ya gönderildi. Paşa
raporu çok takdir etti. Hükümet, Gökalp'ten, araştırmayı genişletmesini
istedi. Ancak hastaydı ve kendisine yardım edecek kimse de yoktu. Bu
nedenle çalışma barış zamanına ertelendi. Fakat barıştan sonra da fazla
yaşayamadı. Kürt konusundaki araştırmalarına devam edemedi, çok istediği
Türkiye içtimaiyatı incelemelerini yapamadı, yoksulluk içinde vefat
etti.
İleriki yıllarda, Ziya Gökalpin değil Rıza Nurun çizgisi egemen
oldu. Zaten, Şevket Süreyya Aydemir'e göre Mustafa Kemal de, genel
olarak, Ziya Gökalpe fazla bir meyil göstermemişti!(Mustafa Akyol,
Kürt sorunun yeniden düşünmek: Yanlış giden neydi? Bundan sonra nereye?,
Doğan Kitap, 2006dan kısaltılarak aktarılmıştır.)
Ziya Gökalp'in raporunu, Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'in İçişleri
Bakanlığı'na raporu (1926), Diyarbakır Valisi Cemal Bardakçı'nın raporu
(1926), Umumi Müfettiş İbrahim Tali Öngören'in raporu (1931), Dahiliye
Vekili Şükrü Kayanın raporu (1931), Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay'ın
raporu (1931), Başbakan İsmet İnönü'nün raporu (1935), Umumi müfettiş
Abidin Özmen'in Şark Meselesi raporu (1936), İktisat Vekili Celal
Bayar'ın Şark Raporu (1936), eski Vali ve Mülkiye Müfettişi Ahmet
Hasip Koylanın raporu (1939 ?), Maliye müfettişi Burhan Ulutan'ın
raporu (1947), 27 Mayısçıların raporu (1961) izledi.
Osmanlıdan bugüne Kürtler ve Devlet 5
1961 darbecilerinin Kürt meselesini çözmek için oluşturdukları Doğu
Grubunun gizli raporundaki asimilasyon önerileri âdeta 1925 tarihli
Şark Islahat Planındaki önerilerin kopyasıydı. Ancak, 1925 raporundaki
Kürt teriminin yerini 1961de kendini Kürt sananlar terimi almıştı
Parti çok ama zihniyet tek
Talepleri ister kültürel olsun, ister siyasi, ister idari olsun ister
dinsel olsun, devletten tek tip tepki gören, bu tepki de baskı, zulüm,
yıldırma, silah, bomba, hatta zehirli gaz gibi sert yöntemler olan
Kürtler, 1946da Çok Partili yaşama geçildiğinde sindirilmiş
durumdaydılar. 14 Mayıs 1950de yapılan tarihî seçimlerde bazı Kürt
toplum liderleri Demokrat Parti (DP) listelerinden aday olurken,
Kürtlerin büyük bir bölümü oylarını ilk kez CHPye değil, DPye
verdiler. Bunun altında yatan en önemli neden CHPnin 1945te uygulamaya
çalıştığı ancak başarısız olduğu Toprak Reformu idi. Ancak CHP ile Kürt
feodalleri arasındaki ittifak 1957ye kadar sürdü.
DİCLE ÖĞRENCİ YURDU
Türkiyenin modernleşmesiyle uyumlu olarak Kürt eşrafının da giderek
burjuvalaşması sürecinde, bu ailelerin çocukları eğitim için İstanbul,
Ankara gibi büyük şehirlere gelmeye başladılar. Bu gençler için Doğu ve
Güneydoğu illerinin özel idare ve belediyelerinin yardımlarıyla kurulan
Dicle Talebe Yurdu, Kürtlük bilincinin yeniden tanımlanmasında önemli
rol oynadı. 15 günde bir çıkan Dicle Kaynağı adlı yayında Doğu Sorunu
terimi kullanıp, jandarma ve vergi toplayan tahsildarlardan şikâyet
ediliyor, baskılar ve yasa dışı uygulamalara karşı çıkılıyordu ama eski
isyankârlık yoktu. Nitekim dergi uzun süre yaşayamadı. Buna karşılık
Suriye, Lübnan ve Irak Kürtleri arasında solcu ve Kürt milliyetçisi
şairlerin şiirleri ki bunların başında Cigerxwin geliyordu, sınırları
aşıp Türkiye Kürtlerinden aydın ve din hocaları arasında elden ele
dolaşıyordu. Kürt tarihi, uygarlığı ve edebiyatı dünyaya, komşu halklara
ve Kürtlerin daha çok kentli kitlelerine ulaştırıldı. Özetle etnik
kimlik bilinci artık bir avuç Kürt milliyetçisinin özel alanı olmaktan
çıkmıştı.
BARZANİNİN DÖNÜŞÜ
Bu dönemde yaşanan ve Kürt milliyetçiliğini radikalleştiren iki önemli
olayı, 13 Temmuz 2007 tarihli Kımıl olayından 49lar davasına başlıklı
yazımda uzunca anlatmıştım ancak okumayanlar için kısaca özetlemek
istiyorum. 14 Temmuz 1958de Irak Kralı Faysal, General Abdülkerim Kasım
tarafından kanlı bir darbeyle tahttan indirildikten sonra cumhuriyet
ilan eden generalin ilk işi, İranda kurulan Mahabad Cumhuriyetinin
önderlerinden olup 1947den beri sürgünde olan Molla Mustafa Barzaniyi
Bağdata davet etmek ve Kürtlere Kerkükün de içinde olduğu bir otonom
bölge sözü vermek olmuştu. 1961da Molla Mustafa Barzaninin Irak
yönetimiyle savaşa girmesi ve Irak ordusunun yenilgisi İran, Irak,
Suriye ve Türkiye Kürtlerinde yeni umutların yeşermesine neden oldu.
49LAR OLAYI
Bu durum Menderes Hükümetini tedirgin etmişti. 14 Temmuz 1959da
Kerkükte bir grup Türkmenin Irak ordusunca katledilmesine misillime
olarak, MİTin (o zaman MAH) önerisiyle bin ila iki bin 500 kişilik bir
Kürt grubunun tenkil edilmesi fikriyle başlayan beyin fırtınası
sonucu 49 Kürt aydın idam cezası ile mahkemeye verildi. 49ların davası
sürerken 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleşti. Sanıklar demokratikleşme
vaadiyle iktidara gelen darbecilerin kendilerini salıvereceğini umarken
yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Gerçi tutuklulukları bir süre
sonra kaldırıldı ama, 49lar ancak 1965te zaman aşımından paçayı
kurtarabildiler.
SİVAS KAMPI
27 Mayısçıların Kürt meselesine buldukları çare ise 1 Haziran 1960ta
bölgelerinde etkili olan toprak ağalarından, aşiret reislerinden,
şeyhlerinden ve Kürt milliyetçisi olduğundan şüphelenilen 485 kişinin
Sivas-Kabakyazıda açık arazide kurulan bir kampa kapatılmasıydı. Aralık
ayında Sivas Kampı sakinlerinden 55 kişi, Antalya, İzmir, Burdur, Muğla,
Afyon, Isparta, Manisa, Çorum ve Denizlide zorunlu ikamete tabi
tutuldular.
İddialara göre bu 55 kişinin babaları 1919da Erzurum ve Sivas
kongrelerine davet edildikleri halde katılmayı nazikçe (!) reddeden
kişilerdi. Yine iddiaya göre, bu kişilerin cezalandırılmasını ihtilalin
kudretli albayı Alparslan Türkeş istemiş, Kürt asıllı Cemal Gürsel ise
daha yüksek olabilecek sayıyı 55te tutmuştu. Ekim 1963te çıkarılan
genel afla olay kapanmıştı ama, devletle Kürtlerin arası bir kez daha
açılmıştı. (Bu dönemde coğrafi ve yerleşim yeri isimlerinin
Türkçeleştirilmesi de tüy dikmişti.)
23LER DAVASI
22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde Talat Aydemir ve
arkadaşlarının başarısız darbe girişimlerinden sonra ülkedeki tüm aşırı
uçların törpülenmesi politikası uyarınca, 1963 yılında, Kürt
milliyetçileriyle kişisel ilişkisi olan Hamewendi adlı Arap emlakçinin
üzerinde adı bulunan Musa Anterle ilişkide olan 23 Kürt, Müstakil bir
Kürdistan Devleti kurma yolunda faaliyette bulunmak suçuyla
tutuklanmışlardı. Tutuklular 1964te salındı, dava çok sonra sonuçlandı
ancak ağır cezalandırma olmadı. Bu 23 kişi, Talat Aydemir ve ekibiyle
aynı hapishaneye konulmuştu. İddialara göre darbeci subayların çoğu iyi
eğitimli olduğu halde Kürt sorunu ile ilgili bilgili değillerdi, ancak
Talat Aydemir, Kürtlerin Ey Raqip adlı milli marşlarını söylerken
koğuşa girmiş, marşı duyunca hazır ola geçmişti.
SOL VE KÜRTLER
Musa Anter, Yaşar Kaya, Medet Serhat, Naci Kutlay, Kemal Burkay, Methi
Zena, Tarık Ziya Ekinci ve Canip Yıldırımın başını çektiği bir grup
Kürt aydını ise 13 Şubat 1961 tarihinde 12 sendikacı tarafından kurulan
Türkiye İşçi Partisine (TİP) katıldılar. Bu grubun oluşturduğu
Doğulular kanadının etkisiyle, TİP literatüründeki adıyla Doğu
Meselesi Türkiyenin gündemine taşındı. İlk kez Genel Başkan Mehmet Ali
Aybarın, 1963te Gaziantepte yapılan Genel Yönetim Kurulundaki açış
konuşması ile getirilen Doğu Meselesi 1966da Malatya Kongresinde
parti kararlarına girdi.
Buna paralel olarak yayın hayatında da Kürtlerin sesi duyulmaya
başlamıştı. Ancak Medet Serhatın 1963te çıkardığı Deng dergisi ancak
üç sayı yayımlanabildi. 1966da yayımlanan Roja Newe (Yeni Akış) ve
Dicle-Fırat gibi dergiler de çok dayanamadı. Halbuki bunlar Kürtçe
şiirlere ve radikal olmayan fikir yazılarına yer veriyorlardı. TİP
çizgisine yakın Sosyal Adalet ve Ant, Milli Demokratik Devrim (MDD)
çizgisindeki Türk Solu gibi dergilerde Kürt aydınları seslerini
duyurmaya başlamışlardı. Mısırdaki Cemal Abdülnassır hareketinden
esinlenen devrimci çizgideki Yön dergisinde Kürt Meselesi Doğu Sorunu
olarak dile getiriliyordu ama bu sorunun hallini devrimin arkasına
koyuyordu. Atatürk dönemi aydınlarından Ahmet Hamdi Başarın liberal
eğilimli Barış Dünyasında da Kürtlerin kültürel haklarına yer
veriliyordu. Yönde yazan Dr. Sait Kırmızıtoprakla Barış Dünyasında
yazan Musa Anter arasındaki polemikler Kürtleri çok heyecanlandırıyordu.
Kürt edebiyatının baş eseri Mem û Zinin Mehmet Emin Bozarslan
tarafından Latin alfabesiyle yeniden yayımlanması da bu dönemde oldu.
DOĞU MİTİNGLERİ
Doğu meselesini kamuoyuna mal etmek için, T-KDPli muhafazakârlarla ve
TİPli solcular elbirliği yaptılar ve 1967de çeşitli il ve ilçelerde
Doğu Mitingleri düzenlendiler. Mitinglerde, Doğunun ihmal
edilmişliği, jandarma ve polis baskısı, fırsat eşitliğinin olmayışı gibi
konular işleniyordu. TİPi pasif bularak ayrılan Kürt gençlerinin
kurduğu Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO), ile Dev-Genç ve Fikir
Kulüpleri Federasyonu (FKF) gibi Marksist örgütlerde sol söylemlerle
Kürt milliyetçisi söylemler el ele gidiyordu. Bu oluşumlara, Kürt
feodallerinin, ağalarının, Cumhuriyet döneminin sürgünlerinin çocukları
da katılınca rejimin muhafızlarında alarm zilleri çalmaya başladı.
TÜRKİYE KDPSİ
DP ve 27 Mayısçıların dışlayıcı politikalarının yarattığı hayal
kırıklığı içinde yeni arayışlara giren dinsel-muhafazakâr eğilimli
Kürtler ve küçük bir aydın grubu ise 1965te Barzaninin etkisiyle
illegal olarak Türkiye Kürdistan Demokrat Partisini (T-KDP) kurdular.
Partiyi kuranlar 1925te Şeyh Saidin yardımcısı olan Liceli Fehmiye
Bilalın etkisindeki kişilerdi. İlk başkan Faik Bucakın Urfada bir
eşkıya tarafından öldürülmesi üzerine yerini Sait Elçi aldı. (Kürtler bu
olayın arkasında Türk istihbaratının olduğunu düşündüler.) Partinin Kürt
kimliğinin kabullenmesi ve kültürel haklarla yetinen ılımlı yapısı bazı
Kürt aşiret reislerini etkilemişti. T-KDP legal siyasette, Kürt asıllı
Yusuf Azizoğlunun içinde bulunduğu Yeni Türkiye Partisini (YTP)
destekliyordu.
BALYOZ HAREKATI
12 Mart 1971de askerlerimizin adet olduğu üzere siyasete müdahalesi
gerçekleştiğinde T-KDP illegal olduğu için sadece üyelerinin
yargılanması ile cezalandırıldı ama Doğu Meselesi TİPin sonunu
getirdi. Mahkemenin TİPi oybirliği ile kapatan 20 Temmuz 1971 tarihli
gerekçeli kararında, okuryazar olan belki de olmayan fakat çevresinde
geçen olaylar üzerinde ortalama bilgisi bulunan kişilerce, anayasal
vatandaşlık haklarından anlayacağı, anayasada Kürt vatandaşlara tanınan
hakların dışında kalan konulara ilişkin bir takım özlem ve istekler
olabileceği gibi ilginç bir endişe yer alıyordu. Kapatma kararından
sonra TİP liderleri 15 yıla kadar değişen hapis cezalarına
çarptırıldılar. Bir kez daha anlaşılmıştı ki, devletin en mutedil biçime
de olsa Kürt meselesinin dile getirilmesine tahammülü yoktu!
KÜRTLER RADİKALLEŞİYOR
TİPin ve ardından DDKOnun kapatılmasıyla siyasi taleplerini dile
getirecek platformları kalmayan solcu Kürtler, ister istemez,
muhafazakârlar gibi gözlerini Kuzey Iraka çevirdiler. Zaten iki taraf
arasındaki ilişkiler, kaçakçılık ve akraba ziyareti gibi nedenlerle
aralıksız sürmüştü. Türkiyeli Kürtler 1971-1972de Mustafa Barzani
önderliğindeki Kürtlere şeker, lastik ayakkabı, çay ve elbise gibi e& |